kısacık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısacık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2019 Cumartesi

Tehir

Bir gece yarısı treni ile kasabadan ayrılıyorum. Sonbaharın döküntü yaprakları ile kaplı aile çay bahçesi ıssız. Kasabalılardan bir iki tanıdık yüz, uzaktan selam ediyorlar. Sırt çantamı çıkarıp bir köşeye oturuyorum. Bekleme salonundaki sobayı yakmamışlar, atkıma iyice sarınıyorum. Annem karnım acıkır diye bir tepsi dolusu dereotlu poğaça koymuştu yanıma. Çıkarıp onlardan birini yiyorum. Henüz küçüğüm, yirmi yaşında bile değilim. Bazı hafta sonları okumak için gittiğim İstanbul'dan trene binip eve geliyorum. Trenler üzerine uzun uzun düşünüyorum, insanlar dışında taşıdıkları pek çok şey var. 

Çantamın köşesinde Orhan Pamuk'un Kar romanı. Trende uykum gelmezse muhakkak okurum. Esasen yolculuklarda uyuyamıyorum. Bacaklarım çok uzun, hiçbir yere sığmıyorlar. Haliyle uyumak kısa süreli bir işkenceye dönüşebiliyor.

Yolculardan biri öksürüyor, yaşlıca bir adam. Büyük ihtimal diğer kasabaya pazara gidiyor. Ayaklarının kenarında iki tane çuval. Binerken ona yardım ederim diye düşünüyorum. Elleri buz kesmiş gibi, burada ısınması zor. Kendi ellerimi yokluyorum. Bazen uzuvlarım sanki bana yabancıymış gibi hissediyorum, bulunduğum yerde değilmişim gibi. Hiçbiri bana ait değilmiş, her biri herhangi bir yerden toplanmış da ortaya ben çıkıvermişim gibi. Belki de çok kitap okuduğum için böyle hissediyorumdur.

Tren vaktinde gelmiyor, tehir yapıyor. Kırmızı ışık yeşil ışığa dönünce tren yaklaştı demek oluyor. Oturduğunuz yerden hemen kalkmanıza gerek yok. Çünkü tren gümbürtüyle geliyor, sesini duymamanız imkansız. Fakat binerken insan tedirgin hissedebiliyor, kondüktörün düdüğü hemen çalacak da siz binemeden öylece kalacakmışsınız gibi. 

Genç bir çocuk kendine bir dünya kurmaya çalışıyor. Okuyacak, adam olacak. Kırsalın beklentisi yüksek elbet, daha önce şehre okumaya giden çıkmamış pek aralarından. İnsanlar, çarşıda pazarda gezerken genç çocuğa gıptayla bakıyor. Bir beklenti, oluyor bin küsür beklenti. Öyle ya da böyle, gencecik çocuk çok okuyacak, hep okuyacak. Dünyanın yükü sırtında, kimse görmeyecek. Çevirip başını bakamadığını, sessizce isyan ettiğini kimse anlayamayacak yüzünden. Hayali bir tebessüm, küçük bir ekmek kırıntısı, çantasının kenarında plastik bir su şişesi. Pazarcı amcaya trene binerken yardım edecek, geçip koltuğuna oturacak. Genç çocuk okuyacak, hep okuyacak. 

30 Aralık 2018 Pazar

Un

Biraz şeker alırız bakkaldan biraz da un. Ben bir güzel kavururum da helva yaparım size. Arkadaşlarına da tatlı niyetine ikram ederiz çorbadan sonra, ha benim güzel kızım. Siz de oturup imtihanınıza çalışırsınız. İlk kez geliyorlar evimize. Şu duvarın da boyaları rutubetten hep döküldü ya, ayıp kaçacak. Ne yapsak ki? Bizim yatak odasındaki eski konsolu koyuveririz. Havalandırdım evi zaten. Ben Münire Hanımların evini temizlemekten gelince hemen bir mercimek çorbası kaynatırım. O vakit siz de gelmiş olursunuz. 

Dur bak, aklıma ne geldi. Mualla teyzen geçenlerde bir yolluk aldıydı seremedim daha dediydi. Gidip istesek münasip olur mu ki? Şu kapı girişindeki kara betonun üzerine yayarız. Çok mu zor imtihanınız? Günlerdir çalışıyorsun, halin dermanın kalmadı. Kız arkadaşların bize yakın mı oturuyor? Onları akşam bırakmak lazım, giderken de ellerine birer gül lokumu veririz olur mu? Meraklanma, geçen gün Münire Hanım ikram ettiydi iki tane. Bir sana bir de bana, bölüştürüveririz hepinize ne olacak ki. Akşam da biz bırakıveririz evlerine yayan. 

Ben de ananenin çeyizinden kalma al yazmayı bağlayıveririm başıma, sonra geçen yıl Sümerbank'tan aldığımız bluzu da giyerim. Temiz pak çıkarız karşılarına. Akşam da bir çay demleriz, bir ihtiyacınız olursa seslenirsiniz bana. Sabah çıkmadan senin de saçlarını bir güzel örelim ha benim güzel kızım. Peliklerin sımsıkı olsun, eteğini de akşamdan ütülerim ben. Yok, yorgun olmam merak etme. Münire Hanım sağ olsun çay, kahve molası verdiriyor evini temizlerken. O da olmasa kahve içemeyeceğiz ya. Yine de olsun derim ben, çayımızı marketten alıp demleyebiliyoruz şükür. Hem zaten çayın tadı bir başka. 

Bulaşıkları yıkayayım da şöyle bir güzel oturup hasbıhal edelim seninle. Edebiyat dersinde ezber ettiğin o şiiri okursun bana yine, neydi şiirin adı benim güzel kızım?

6 Temmuz 2018 Cuma

Medet

Madem öyle Medet, ben de senin hiç bilmediğin diyarlara giderim. Karı buzu olur soğukların, kış mevsimince dönenip dururum mavi gökyüzünün altında. Camgöbeğine çalar bazı bazı gözlerimin rengi, yadsınmaktan hep, gördüğüm rüyalardaki dervişlerin suretlerinden. Korkarım ya, yalnız olunca, insan tek başına bir garip.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Çizgi

Güneş ne tarafta abi, İstanbul ne yana düşer?
Sokaklarında şarkılar söylenirmiş doğru, bulanık değil netmiş her şey. Boz rengini sevmem, ama beyaz beyaz öyle değil ya, narin böyle. Kırım kırım, her tarafı ince. 
Çizgileri severim, pantolon çizgileri, yüz çizgileri, vücut çatlakları, hepsi ayrı güzeldir nazarımda. Kimyayı pek bilmem, insan neyle kavrulur bilmem. 

Benimle evlenir misin abi? 

Helal

Sonra ne olduysa o yaz oldu işte. Helalleştik biz, köyün kayalıklarında irili ufaklı oyuklar var. Hep oralarda buluşurduk, üzüm getirirdim bizim asmadan gelirken. Evlerini yeni boyattılardı, beyaza hem de. Bizim oralarda cam göbeği olur evler, pencereleri toprağa yakındır, tül perde hepsi eski basma işinden. Güllü dallı bir perdeleri vardı, zamanın birinde halasıgil getirmiş alamanyadan. Pek bir konuşulurdu onların perdeleri, bazı zamanlar evlerinin önünden geçerken görürdüm perdeyi. Damın sarı ışığı vurunca, allar güller hepten belli olurdu kış gecesine karşı. O içindeydi ya, hayal ederdim hep şimdi ne yapıyor diyerekten. Boylu boyunca uzanıp tavanı izlerim saatlerce demişti bir keresinde bana, neden diye sormuştum. Demişti ki, düşünüp dururum ya dünya halini, halimizi, ak tavan bana ibretlik olur, zihnimi temizler. 

Biraz garipti eğriye doğru, huyları öyle bildik değildi. Cumaya da gitmezdi babası gibi, pek bozulurdu akrabaları. 

Sonra bir gece helalleştik işte, benim gözyaşlarım yuvalarında dört döndü. Önceden kesi kaburga kemiğinin etini sıyırıp ekmeğin arasına sıkıştırıverdimdi. Yola gidecek ya, bir daha geri gelebilir mi bilinmez. Gitti işte, helalleştik sonra biz. 

5 Nisan 2018 Perşembe

Bilinmeyen Kişi

Bir konukevi, bir buket çiçek ellerinde. Henüz martı kuşları sabahı etmemiş, dizboyuna uzanan papatyaların renkleri sarıdan iyice. Beyaz danteller, gergeflerde kadın elleri, bir de şamdan ortalık yerde usul usul. Şöminenin başında geçirilen bir gece, üç adet şarap kadehi en irilerinden, akıl karı mevzular ve şöbiyet yiyen insanlar salon salamanje. 

Köşesine çekilmiş, bir sessizliğin içinde, mazbut hali biraz can yakıcı. Hoyratça bakıyor kimi zaman, kapıdan girip çıkanları gözetliyor. Kocaman bir duvar saati, yan odadan gelen bir kedi sesi. Kahverengi ayakkabılarının altında cilalı yer döşemesi, ağız kıvrımlarının orta yerinde zamansız kırışıklıklar. 

Dünyaya kucak açtığı günden beri kapalı bir kutu, elleri havada. Kıssadan hisse hikayeler, banka hesapları, giderek büyüyen bir karın ve endişe. En çok kaygı ile endişe arasında gidip geliyor. Birbirine bu kadar yakın aynı zamanda birbirine bu kadar uzak zincir sözcükler. Yıkım, yapım ve bina işlerine olan uzaklığı, evinin boyası gelmiş. 

Zaman verseler bir valizlik eşyası var, elinde rus metinleri, karlı coğrafyalardan gelen bir dinginlik hali. Son bir bilet, gece yarısı ve tarihi geçmiş gazeteler. Bakacak tren camından, gar insanlarının derin hüznü, solukbenizli fareler yol ağzında. Elleri gül kokulu, mis gibi lavantadan ceketi, sonradan gelen hiç sesleri. Güler o zaman, gülmez de tebessüm eder. Halinde taze bir delikanlı, baylar bayanlar resmi geçitte, hanım evladı bir süveter gömleğinin üzerinde. Ki böyle kan oturmuş yüzüne, nar çiçeklerinden hallice. Gidiyor öteye, yuvasında gözleri misket misket, suratında yenisinden bir hikaye.

9 Mart 2018 Cuma

Yarım

Ağam, bizim hanım yazmalar işler güllü allı. Basmaları var bahar dalları, marifetlidir. Eli her işe yaraşır ya, bir gün görmedi garibim. Sesi soluğu çıkmaz, bağ bahçe işi diye erinmez güneş batana dek. Derler toplar, siler süpürür. Elimde biraz para olsa da gitsem diyorum şu şehir yerine. Çoluğu çocuğu toplayıp, gücüm yetmez ki tek başıma. Ocak bir yere kadar yanıyor, gerisi daim zorluk. Diyorum ki biraz borç para versen, bizim Hüseyin'in emmisi varmış. Gidince bana yer yurt sağlayacak inşallah, kavilleştik ya beri koymaz beni. Hani elimde az buçuk bir şeyler olsa, utanırım ya demeye. Yine de diyeceğim diye geldim sana, atasın bizi yarı yolda komazsın he mi?

1 Mart 2018 Perşembe

Karın Tokluğu

Hikayelerimiz var bu şehirde, kolay mı öyle tası tarağı toplayıp gitmek. Didinip durmak boşuna mı söylesene? Kim alır beni başkası yerine. Ederi nedir hepimizi toplasan? Köprü üstü evimiz, minareler suyun altında. Balıkların renkleri belli belirsiz, kimin kudreti kime yetmiş? Alırsın eline sazını, dolaşırsın diyarları. Bir fırından sıcak ekmek buldun mu, yetişir umut peşin sıra. Karın tokluğu dedikleri, ahiretin ta kendisi değil mi? 

7 Şubat 2018 Çarşamba

Marş

Aynalı kahvenin önünden geçiyor, uzun bir etek topuklarına kadar. Kırmızı, mor, turuncu ve çeşitli çiçeklerin kumaş desenlere bürünmüş halleri ile kaplı bedeni. Ellerini saklayacağı bir cebi yok, permalı saçları yüzünün iki yanını da örtmüş. Kolunda bir çanta, güderi. Ayakkabıları biraz topuklu, eteğinin altında görünmez diye. Ali, onu Beyazlar lokantasında bekliyor, her zaman oturdukları yerde, cam kenarına bakmayan tek masada. Elleri üşüyor bugün Ali'nin, çehresi sert, söyleyeceklerini hesap ediyor. Dün gece odasında tekrar ettiği gibi, sanki dalgalı bir şiir ezberliyor. Balıkçı yaka kazağının altında iri fitilli bir kafide, kahverenginde. 

Aynalı kahvenin önünde erkekler resmi geçitte. Kiminin ellerinde davul, kiminin borazan. Çocuk bayramını kutluyorlar, sakallı, yaşlı erkekler. Bir kırmızı kazağına bakıyor bir de kahvenin önüne dizilmiş erkeklere. Ani bir rüzgarla eteği havalanıveriyor, bando İzmir marşını çalmaya başlıyor. 

3 Şubat 2018 Cumartesi

Delirir miydim?

Ben dünyayı dört bucak dolaşmadım, sadede geliverdim hemen. Memleket isimlerini de ezberleyemedim. İlkokul üçte şiir okudum bayraklı bir tane. Bir paltom vardı sırtımda, Akakiyeviç sanırdım kendimi. Geceleri uzun olunca üşürdüm soğukta. Belki bir sıcak bulsaydım, biraz gezebilseydim güneşe yakın coğrafyalarda. Gezemedim. 

Ben dün bir şeyler düşündüm, aklıma geldi mi bir şeyler, düşünürüm genelde. Bir süre geçti üzerinden, annemin kızlık danteline birkaç damla kahve döktüm. Utandım sonra, annemin soyadı neden değişmiş diye düşündüm. Halının kenarına parmaklarımla dokunup durdum, ellerimi pijamamın cebine soktum. Üstümde atlet yoktu beyazından, hayır. Peki ne vardı? 

Ben sonra biraz daha düşündüm, bir yol bulamadım gidilecek. En iyisi oturduğum yerde oturayım dedim. Delirir miydim bazı şeylere, bu işlere? Kimilerine göre normaldim, çünkü sakallarım vardı ve erkektim. Sırf bu sebeple haklarım çok fazlaydı, vatandaş olarak yani. Ötekileri bilemem, müsait bir vakitte ötekiler hakkında da kafa yormam gerekir mi? 

Biraz yoruldum, çeyizlik danteli makineye attım. 

1 Şubat 2018 Perşembe

Halil

Halil ceketinin cebine ellerini soktu. İstanbul'un soğuğunu ilk kez duyumsuyordu, rıhtımdan göğsüne doğru inen ağır rüzgarla dalgalandı. Gece olunca insanlar neden susuyordu? Yaşam gündüz akarken, gecenin içinden geçen insan sayısı niçin bu kadar azdı? 

Karşıdan karşıya geçti Halil. Bir sigara yakacak oldu, sigarası yanmadı. Buğulu havanın ensesinden süzülüşüne kaptırdı kendi. Kaldırımın üstüne çıktı, gri çöp konteynerinin yanında durdu. Usulca seyretti boşalan şehri. Parmakları üşüdü, kazağının kollarını çekiştirdi. 

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kapı

Dün gece onun sesini duydum. Kapıyı araladı, mazgalları dolduran yağmurun sesine rağmen duydum, oydu. Dizlerine kadar uzanan yün paltosunu dolaba astı önce. Sonra parmaklarının ucuna basarak merdivenlerden yukarı çıktı. Odamın kapısının önünde durdu, içeri girse donup kalacaktım. Bir aralık boğazından hafif bir hırıltı yükseldi, yeni sigara içmiş belli ki. Sonra parmak uçlarının sesi koridorun sonunda yok oldu. 

Yatağımdan kalktım, terliklerimi giydim. Üzerime bir hırka aldım, saçımı topladım. Parmaklarım istemsizce beni onun kapısına doğru sürükledi. Kapıyı çaldım. Açmadı. 

23 Aralık 2017 Cumartesi

Gitti

Bir bildiği vardır dediler bana abla. Vallahi bak. Ne dedimse inanmadı zaten. Bir çıkar yol bulup gelirim dedim. Otobüs bileti aldıydım, geceleyin çıkıp gidecektim yanına. Bu hafta mesai gündüze dönüyordu. Kimselere diyemedim. Böyle buramda bir ağrı var, geçmesin diye gam taşırım olduğum yerde. Böyle sabahları köy yerinde dönesim var abla, olduğum yerde. Geliverecek olsa şöyle, kumral sakallarının arasında parmaklarım gezinse, dur desem de dursa. 

Gelir mi abla? 

Mavi Terlik

Hiç olmazsa soğuk bir kış günü, yaprakları baştan ayağa dökülmüş bir ağacın köküne doğru uzanırım. Neon ışıklı, gökdelenli kentin toprak kokulu bir kuytusuna sığınırım. Kendime bir mesaj yollarım, kimsenin görmediği rüyalar görürüm. Biliyor musun, kocaman mavi terlikleri hala balkonda duruyor, olduğu gibi. Güneş rengini almış lakin nesnenin tümüne hükmedemiyor. Bir plastik olarak oracıkta yaşamaya devam ediyor. 

Ben kendime sığınacak bir yer bulurum elbet, zor değildir insanın alıp başını gitmesi. İlle de gerek yoktur birilerinden mesaj almaya. 

Gerekli olan tek şey, doğanın kudretine sığınmaktır. Bir ağacın köküne doğru uzanırım, tepemde şehrin neon ışıkları. Mavi terlik olduğu yerde durur. 

21 Aralık 2017 Perşembe

Biteviye

Adamın yüzü köprüye dönük. Ensesinde rus kırsallarının soğuk yanığı, yanakları içine doğru çökmüş. Kemikli yüzünde, tedirgin gözlerinde bir beklenti var. Kimseler, herkes, yeni doğanlar, şimdi ölenler, içinden çıkamayanlar, zevkten dört köşe bedenler, köşelerine sinmişler; hepsi bir ağaç kavuğundan çıkmış gibi. 

Yaşam, içinde bulunulan zaman, "hoş geldiniz" diyen insanlar, hepsi nerede? Sıkıca sarınmış uçları püsküllü atkısına. Bir gemi, boş bir liman, gece yarısından sonra gelen martı kuşları. 

18 Aralık 2017 Pazartesi

Tezek

Diyorsun ki, sen git buralardan, nasıl gideyim? Toprağım olmuş buralar benim, ha şu yeşil ağacın dalı, şu karşımızdaki parkın bankı, Gülhane'nin ağaçları, Sirkeci'den kalkan tramvay? Kolay mı sanırsın buradan çekip gitmeyi, kendini bağladığın yerden düğümleri çözmeyi? 

Çocukken evimiz ayva ağaçlarına bitişikti, damın üstü tezek doluydu. Yazlar sıcak geçince anamla babam çatıya çıkarırdı tezekleri. Bütün gün öğle güneşinin altında oturur, arada koyunlara göz kulak olurdum. Karşı köyün çerçisinden bir kitap aldıydım biriktirdiğim paralarla. Şalvarımın içinde saklardım anam babam görmesin diye. Böyle renkli renkli resimler vardı içinde. Bir çocuğun hayatını anlatırdı kitap, pek akıllı bir çocuğun. Böyle şehir yeri, anası babası var yanında. Yemek yapıyorlar, sinemaya gidiyorlar, tatile çıkıyorlar. Benim tatilim otlaktı, dağdı, bayırdı. Bir gün derdim, ulan bir gün sen de böyle tatillere çıkacaksın, o zaman hiçbir yerin tezek kokmayacak. Banyo yapacaksın sıcak suyun altında. Hayallere dalardım yani, oğlan çocukları kendi aralarında hep bunları konuşurdu. Anlatan oldu muydu bir şehir yeri hikayesi, ağzımız ay çöreği gibi açık dinlerdik. Sonra büyüdük de geldik işte buralara. Gidemem, gidemem dedim ya demin, gelmek de gitmek de ne kadar kolay diye düşündüm bir yandan. Gelen insan niye gidemesin, ölen insan niye dirilmesin. Her şey geçti de şu tezek kokusu burnumdan silinmedi bir türlü. 

Ben şehir yeri tezek kokmaz sanırdım. 
Sizin oralar da tezek kokuyor mu kardeş?

14 Aralık 2017 Perşembe

Pazar

Annem cuma günleri pazara çıkar, bizim semtte kurulan pazara. Turşusundan pekmezine kadar her şey var bizim pazarımızda. Küçüklüğümden beri haftalık alışverişlerimizi pazardan yaparız. Zeytin, peynir, çökelek, tereyağı, ekmek. Aklınıza gelebilecek her şeyin en güzelleri pazardadır. Bazen yeni otlar, yeni sebzeler getirirler. Annem satıcılardan en ince ayrıntısına kadar öğrenir yemek tariflerini. Zeytinyağını da oradan alırız biz. Sabah kahvaltısında üzerine kekik döküp ekmek banarız. 

Sıcak bir havası vardır sonra pazarların. Marketlerin soğukluğu yoktur orada, "süper" gibi sıfatları da yoktur pazarların. Sizden, bizden insanlar vardır. Onlar dediklerimiz yoktur. Kimse "onlar" değildir orada. 

Mesela hiç taze fasulye turşusu aldınız mı pazardan? Sabah yumurta ile tavada kavurup yediniz mi? Annem çok güzel yapar, parmaklarımızı yeriz. 

Pazarın olduğu günler hep bir telaş vardır iki kişilik evimizde. Annem elinde pazar arabası yorgun argın gelir. Ama sevinçlidir, sebzelerin meyvelerin en güzellerini almıştır. Hurma da almıştır, bereket getirsin diye cüzdanına koyar hurma çekirdeğinin birini. Sonra ben bir türk kahvesi yaparım, annemin bütün yorgunluğu gider. İkinci fincana hiç köpük kalmaz, köpüklüsünü anneme veririm kahvenin. 

Cuma günleri böyle devrilir, akşam da oturup çay demlenir. İlle yanına un kurabiyesi gerekmez, sohbet edilir. Eskilerden bahseder annem, eskilerin geleneklerinden. Sofralarından, kış hazırlıklarından, tarhanalardan, kuru nanelerden. 

Uyku bastırır, tatlı bir yorgunluk uykusudur. Güzel meyvelerin arasında uykuya dalarız, sebzelerin yeşilleri arasında rüyalar görürüz. 

13 Aralık 2017 Çarşamba

Oğlan

Bitişikteki odada yatıyor. Dün gece elinde eskimiş, ahşap bir valizle geldi. Üstü başı perişan, halinde bir bityeniği var. Saçları ensesinde kıvırcıklaşmış, üç beş günlük sakal çenesinin altında. Gözleri şiş şiş, üç beş gün uyumamış belli. Ama bir ışıltısı da var, boyu posu yerinde. Gözleri kahverengi olmalı, teni solgun, esmer neredeyse. Kazan dairesinden yukarı seslendim de duymadı, sabah kahvaltıya gelir sandım gelmedi. Kapısını da açmadı gün boyu, tedirgin oldum. Çarşafların değişmesi gerek, Nuriye'yi de yolladım yukarı, çıt yok. Bu oğlan kendine bir şey yapmış olmasın! 

8 Mayıs 2016 Pazar

.

benimle bir kadeh daha iç
biraz daha gülümse benimle.

28 Mart 2016 Pazartesi

Mandalina Rengi Bir Kedi ve Geçen Her Ayrı Gün

Her günün ardından eve dönüş, ciddi anlamda huzur bulduğum tek hadise. Yorgun ve uykusuz iş dönüşü, çocuk gürültüsü yok. Huzurla ortanca anahtarı çevirip açtığım evimin kapısını bile seviyorum. Kapıyı açıp iki dakika aralık tutuyorum çünkü sitede beslediğim kediler geliyor kapıya, kendini sevdirmeye. "Bütün gün kapıdalar. Sen gelince canhıraş sevinç çığlıkları yükseliyor küçücük bedenlerinden. Düpedüz heyecanlanıyorlar, seni çok özlüyorlar. Aşık bunlar sana bak, bak demedi deme. Kedi ile insanın aşık olduğu görülmüş mü ayol, ilahi neler geveliyorum ben de" diyor annem.

Eve girer girmez bir kahve yapıyorum kendime, yeni aldım daha, ucuz bir şey. Kapsüllü. Kredi kartıma hediye gelen puanlardan. Aldığım yerde çok ilgileniyor bir adam benimle. Küçük boylu, yüzü yorgun ama gözleri gülüyor. Usanmadan yarım saat bana kahve makinesini anlatıyor, sonra da üç çeşit kahve yapıyor. Üç çeşit, üç özellik, üç duygu, üç adımda kasaya varıyorum. Önlüğünün altından uzattığı karttan ismini gösteriyor. Hani abi diyor, gidince eve yeni makinende kahveni içerken mis gibi, bizim firmanın sitesine girip benim hakkımda güzel şeyler yazar mısın? Karşımızdaki insandan bir şeyler isterken utanıp sıkılırız ya, hemen yüzü değişiyor, mahcup. Elbette diyorum, eve gelince kahve makinesini açmadan önce birkaç bir şey yazıyorum adam hakkında. Çalıştığı dükkanda daha iyi yerlere geldiğini düşünüp seviniyorum. 

Gün içinde tanımadığım insanlarla kurduğum diyaloglar beni çok etkiliyor. Oturup, onların hayatları hakkında düşünüyorum. Market insanları mesela… Bazen hiç umursamıyorum onları, tek amacım kasadan geçirdiğim ürünleri alıp eve gitmek. Her seferinde ihtiyacından daha fazla alan insanlar, her seferinde gerekenden daha fazla zaman harcayan insanlar. Bazen de yüzlerine uzun uzun bakıyorum. Kasa insanları mesela… Nasıl bir his acaba? Saatlerce kasa başında durup bir sürü yüze, mimiğe, saça, tene, tırnağa, kıla, tüye bakmak. Acaba onlar ne düşünüyor bizim hakkımızda? Mesela bizim evin üstündeki market, marketteki kasiyer kız. Her gün eşarbını değiştiriyor. Her seferinde bana abi diye hitap ediyor. Oysa aynı yaştayız.

"Abi 20 lira tuttu bunlar."
"Abi iki lira on beş kuruşun var mı?"
"Bizde o dediğinden yok abi ama patrona sorarız yine de."

Neden karşısında gördüğü ve hiç tanımadığı gençten bir erkeğe abi diyor? Toplum bunu mu istiyor? Bana ismimi sorsa, bana ismimle hitap etse ya da sadece beyefendi dese daha eşit konumda olmuyor muyuz o zaman? Abi demek onu geri plana itmiyor mu? Toplumdaki kadın erkek eşitsizliğinin altında aslında bu nüans yatmıyor mu? Ne çok abimiz var öyle değil mi?

O gün market çıkışında mandalina renginde, kabarmış diş etli, yaşlıca, tombul bir kedi görüyorum. Hemen markete dönüp bir paket balıklı kedi maması alıyorum. Ayaklarıma sırnaşıyor. Oturup onun mamayı bitirmesini izliyorum. Bu bana zevk veriyor. Neden başkaları yemek yerken izleme ihtiyacı duyarız? Bu bize ismini koyamadığımız bir çeşit tatmin mi sağlar? Anneler de çocukları yemek yerken bundan zevk alırlar ya, içimizde bir tutam anne kırıntısı mı var acaba? Keşke öyle olsa. 

İnsanlar akın akın markete geliyor, bense çıkıyorum dışarı. Elimdeki kedi mamasını gelişigüzel serpiştirerek. Hansel ve Gratel gibi. Yorgun ve argın ilerliyorum sokakta. Mandalina rengi bir kedi için… Yaşama sevincim birden mandalina rengi kedi oluveriyor.