"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum. " demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"
Barış Bıçakçı
yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Haziran 2016 Salı
29 Mart 2016 Salı
Deniz Arslan: Rehavet Havası
Hikaye, bir süre önceye kadar çok fazla okuduğum bir tür değildi. Romanın yeri gözümde çok başkaydı. Lakin son dönem yazarlarının öykü kitaplarını okumaya başladıkça, bunun bir ön yargıdan ibaret olduğunu anladım. Eskilerden gelen sağlam edebiyatçılarımızın yanında, yeni nesil yazarlar öykü dalında iyi işler çıkarıyor. Bunlardan bir tanesi de Deniz Arslan.
Mine Söğüt'ün öykülerinden sonra Deniz Arslan'ın İletişim Yayınlarından çıkan "Rehavet Havası" adlı öykü kitabı, yoğun iş temposu arası molalarımda çok iyi geldi bana. Çok eğlenceli ve çekincesiz bir dili var. Genel olarak kitabı okurken epey güldüğümü belirtmeliyim. Özellikle "Çaresizlerin İç Çekişi Keşanlı Maksut Hoca" isimli öyküsünü çok sevdim. Toplumsal gerçekleri epey eğlenceli bir dil ile işlemiş yazar. Öyküden bir alıntı yapmak istiyorum:
"Şimdi hocam kayfede yahut evde yeri geliyo ağzımızdan küfür gaçıyo, öyle sinkaflı deel. Ama, söz meclisten dışarı, mesena dürzü diyoz, yeri geliyo pezevenk yahut dambılağızlı, annaçgötlü, gabazeyin gibi kelimeler gullanıyoz. Bunnarın günahı nidir hocam? Sinkaflı küfürnen aynı mıdır? Ayriyeten hocam gayrıihtiyari çıkmışsa bunnar ağzımızdan, aptesti bozar mı?"
Mine Söğüt'ün öykülerinden sonra Deniz Arslan'ın İletişim Yayınlarından çıkan "Rehavet Havası" adlı öykü kitabı, yoğun iş temposu arası molalarımda çok iyi geldi bana. Çok eğlenceli ve çekincesiz bir dili var. Genel olarak kitabı okurken epey güldüğümü belirtmeliyim. Özellikle "Çaresizlerin İç Çekişi Keşanlı Maksut Hoca" isimli öyküsünü çok sevdim. Toplumsal gerçekleri epey eğlenceli bir dil ile işlemiş yazar. Öyküden bir alıntı yapmak istiyorum:
"Şimdi hocam kayfede yahut evde yeri geliyo ağzımızdan küfür gaçıyo, öyle sinkaflı deel. Ama, söz meclisten dışarı, mesena dürzü diyoz, yeri geliyo pezevenk yahut dambılağızlı, annaçgötlü, gabazeyin gibi kelimeler gullanıyoz. Bunnarın günahı nidir hocam? Sinkaflı küfürnen aynı mıdır? Ayriyeten hocam gayrıihtiyari çıkmışsa bunnar ağzımızdan, aptesti bozar mı?"
28 Mart 2016 Pazartesi
Mandalina Rengi Bir Kedi ve Geçen Her Ayrı Gün
Her günün
ardından eve dönüş, ciddi anlamda huzur bulduğum tek hadise. Yorgun ve uykusuz
iş dönüşü, çocuk gürültüsü yok. Huzurla ortanca anahtarı çevirip açtığım evimin
kapısını bile seviyorum. Kapıyı açıp iki dakika aralık tutuyorum çünkü sitede
beslediğim kediler geliyor kapıya, kendini sevdirmeye. "Bütün gün
kapıdalar. Sen gelince canhıraş sevinç çığlıkları yükseliyor küçücük
bedenlerinden. Düpedüz heyecanlanıyorlar, seni çok özlüyorlar. Aşık bunlar sana
bak, bak demedi deme. Kedi ile insanın aşık olduğu görülmüş mü ayol, ilahi
neler geveliyorum ben de" diyor annem.
Eve girer girmez bir kahve yapıyorum kendime, yeni aldım daha, ucuz bir şey. Kapsüllü. Kredi kartıma hediye gelen puanlardan. Aldığım yerde çok ilgileniyor bir adam benimle. Küçük boylu, yüzü yorgun ama gözleri gülüyor. Usanmadan yarım saat bana kahve makinesini anlatıyor, sonra da üç çeşit kahve yapıyor. Üç çeşit, üç özellik, üç duygu, üç adımda kasaya varıyorum. Önlüğünün altından uzattığı karttan ismini gösteriyor. Hani abi diyor, gidince eve yeni makinende kahveni içerken mis gibi, bizim firmanın sitesine girip benim hakkımda güzel şeyler yazar mısın? Karşımızdaki insandan bir şeyler isterken utanıp sıkılırız ya, hemen yüzü değişiyor, mahcup. Elbette diyorum, eve gelince kahve makinesini açmadan önce birkaç bir şey yazıyorum adam hakkında. Çalıştığı dükkanda daha iyi yerlere geldiğini düşünüp seviniyorum.
Gün içinde tanımadığım insanlarla kurduğum diyaloglar beni çok etkiliyor. Oturup, onların hayatları hakkında düşünüyorum. Market insanları mesela… Bazen hiç umursamıyorum onları, tek amacım kasadan geçirdiğim ürünleri alıp eve gitmek. Her seferinde ihtiyacından daha fazla alan insanlar, her seferinde gerekenden daha fazla zaman harcayan insanlar. Bazen de yüzlerine uzun uzun bakıyorum. Kasa insanları mesela… Nasıl bir his acaba? Saatlerce kasa başında durup bir sürü yüze, mimiğe, saça, tene, tırnağa, kıla, tüye bakmak. Acaba onlar ne düşünüyor bizim hakkımızda? Mesela bizim evin üstündeki market, marketteki kasiyer kız. Her gün eşarbını değiştiriyor. Her seferinde bana abi diye hitap ediyor. Oysa aynı yaştayız.
"Abi
20 lira tuttu bunlar."
"Abi
iki lira on beş kuruşun var mı?"
"Bizde
o dediğinden yok abi ama patrona sorarız yine de."
Neden karşısında
gördüğü ve hiç tanımadığı gençten bir erkeğe abi diyor? Toplum bunu mu istiyor?
Bana ismimi sorsa, bana ismimle hitap etse ya da sadece beyefendi dese daha
eşit konumda olmuyor muyuz o zaman? Abi demek onu geri plana itmiyor mu?
Toplumdaki kadın erkek eşitsizliğinin altında aslında bu nüans yatmıyor
mu? Ne çok abimiz var öyle değil mi?
O gün market çıkışında mandalina renginde, kabarmış diş etli, yaşlıca, tombul bir kedi görüyorum. Hemen markete dönüp bir paket balıklı kedi maması alıyorum. Ayaklarıma sırnaşıyor. Oturup onun mamayı bitirmesini izliyorum. Bu bana zevk veriyor. Neden başkaları yemek yerken izleme ihtiyacı duyarız? Bu bize ismini koyamadığımız bir çeşit tatmin mi sağlar? Anneler de çocukları yemek yerken bundan zevk alırlar ya, içimizde bir tutam anne kırıntısı mı var acaba? Keşke öyle olsa.
İnsanlar akın akın markete geliyor, bense çıkıyorum dışarı. Elimdeki kedi mamasını gelişigüzel serpiştirerek. Hansel ve Gratel gibi. Yorgun ve argın ilerliyorum sokakta. Mandalina rengi bir kedi için… Yaşama sevincim birden mandalina rengi kedi oluveriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
