amerikan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerikan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2017 Pazartesi

David Vann: Bir İntihar Efsanesi


david vann bir intihar efsanesi ile ilgili görsel sonucu
"Granit mezar taşı benim kendi ihtiyaçlarıma da oldukça uygun. Ona çiçek götürüp eskiden olduğu gibi onunla oturuyorum, artık spagetti yapmam da gerekmiyor. Kıyıya vuran dalgaların sesini dinliyor, bir buzçiçeğini parmaklarımın arasında gıcırdatıyor, yükseklerdeki maviliğe gözlerimi dikiyorum. Bazen de ısrarlı bir kanat çırpıştan ümitlenerek, babamın sonunda hayata döndüğünü hayal ediyorum neredeyse."

Amerikalı yazar David Vann, "Bir İntihar Efsanesi" adlı öykü kitabında okurlarını Alaska'ya götürüyor. Sis bürümüş dağların ardında buzullar, kalın kar tabakaları, balıklar, ormanların içerisinde saklı kalmış göller, küçük dağ evleri ve ıssız bir yaşam. 

Kitabın tamamı bir kurgu değil, yazar David Vann'ın hayat hikayesi oldukça ilginç. Ailesinde pek çok intihar vakası var, sanıyorum bir ölçüde yazarın hayata tutunma biçimi yazmak. Özellikle babasının intiharından sonra zor dönemler geçiriyor Vann. Öyküler konu bakımından oldukça etkileyici, bazı bölümlerde tokat yemiş gibi hissediyorsunuz. Konu itibari ile yazar oldukça güçlü bir yerde duruyor. Diğer eserlerini okumadım lakin edebi açıdan biraz daha iyi olabilir diye düşündüm öykü kitabını okurken. Genel olarak bakıldığında böylesi bir acının kelimelere dökülmüş olmasını çok kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Acının üzerine yazmak kolay olmasa gerek. 

Güzel bir okumaydı benim için, Alaska'dan öyküler okumak istiyorsanız sizin için doğru bir seçim olacaktır bu eser. 

24 Haziran 2016 Cuma

James Baldwin: Giovanni'nin Odası

Giovanni'nin Odası'nı, eşcinsel edebiyat seçkisinin dönüm noktalarından biri olarak görüyorum. 1956 yılında yazılan bu cömert, nazik ve cesur aşk hikayesi, James Baldwin'i gözümde ilahlaştırıyor. David'in, Giovanni ile tanıştıktan sonra söylemiş olduğu şu sözler, beni sabaha kadar ağlatabilen, duygularımı beyin kıvrımlarımda sabaha kadar döndürebilen cinsten: 

"İşte Giovanni ile ilk karşılaşmam böyle oldu; sanırım ilk karşılaştığımız anda birbirimize bağlandık, hem de kısa bir süre sonra ayrılmamıza, Giovanni'nin bedeninin çok yakında, Paris yakınlarında bir yerde, uğursuz topraklar altında çürüyüp gidecek olmasına rağmen. Bu ben ölene kadar da böyle olacak, bu anları hep yaşayacağım, hayallerin tıpkı Macbeth'in cadıları gibi topraktan çıkıp karşıma dikildiği, bu yüzün, tüm değişik ifadeleriyle karşımda belirdiği, sesinin tınısının, konuşmasının kulaklarımda çınladığı ve kokusunun beni büyülediği anları hep yaşayacağım. Gelecek günlerde -ki Tanrı bana onlara dayanma gücü versin- Giovanni'yi tekrar tekrar göreceğim; uykusuz, huzursuz bir gecenin ardından, sabahın ilk parlak ışığında ağzım acı, saçlarım ıslak ve karmakarışık, gözkapaklarım alev alev yanarken, bir elimde kahve fincanı, diğerinde sigara, geçmiş gecenin ulaşılamaz, anlaşılmaz oğlanı karşımda öylesine oturacak ve biraz sonra da kalkıp, tıpkı bir duman gibi yok olup gidecek. Ve sonra Giovanni'yi yeniden göreceğim, tıpkı o gece olduğu gibi, canlı, alımlı ve kasvetli bodrumun tüm aydınlığını toplamış olarak."

Yaşadığınız gerçek aşkı, içinize işleyen o inanılmaz hisleri asla çekip çıkaramazsınız. İsteseniz de kendi iradeniz ile bunu yapamazsınız. O elini bıraktığınız sevdiceğiniz zihninizin ve kalbinizin kıvrımları arasında, görünmez bir hatta gidip gelir. Hiç yorulmaz, sürekli eski hikayelerle, güzel anılarla, gülen gözleri, parlak teni, çocuksu heyecanı ile gider gelir. Sonsuz bir yolculuktur bu, hiçbir şekilde engelleyemezsiniz. Ömrünüz boyunca tıpkı Giovanni gibi o da sizdeki bütün aydınlıkları kendi suretinde toplayacaktır. Asla unutamazsınız. Çünkü kendi suretinizi asla reddemezsiniz. 

24 Nisan 2016 Pazar

Tek Başına Bir Adam II












"Hayat belki de bir iki dakikalığına, bedenin kimi uzak bölgelerindeki dokularda oyalanmayı sürdürüyor. Sonra ışıklar birer birer sönüyor. Zifiri karanlık çöküyor. Ve eğer George dediğimiz bu yok-varlık son şok arasında gerçekten de başka bir yerlerde idiyse, döndüğünde yersiz yurtsuz kaldığını görecek. Çünkü artık kendini şurada, yatağın üzerinde horlamaksızın uzanmış yatan şeyle özdeşleştiremez. O şey artık arka kapının oradaki bidonun içindeki süprüntülerle akrabadır. İkisi de kaldırılıp götürülmeli, baştan atılmalıdır çok geç olmadan."

Bir insan nasıl bu kadar hisli olabilir? Ölümü nasıl bu kadar şeffaf ve bir o kadar da kapalı anlatabilir? Bir insan bu yazdıklarını nasıl bu kadar iyi hissedip, hissettirebilir. Her okuyuşumda sarsıyorsun beni sayın Isherwood. Kimi zaman seni düşlüyorum, oturup sohbet ettiğimizi hayal ediyorum. Dudaklarının arasından çıkan her sözcük ile baştan aşağıya ıslanmak, yenilenmek ve kendime gelmek istiyorum. Bu istekler ile birlikte seni okumak hissi bile şahane hissetmeme yetiyor. George ve Jim arasındaki aşk kalbi olan hangi insanı etkilemez ki? Seni seviyorum Isherwood, hem de bunu bilmediğin kadar çok.

16 Şubat 2016 Salı

Sylvia Plath: Sırça Fanus

Sylvia Plath, uzun zamandır tanışmak istediğim yazarlardan biriydi. Kendisinin çok bilindik bir hikayesi var. 1932 yılında ABD'de doğan Plath, tek romanı Sırça Fanus'u yazdıktan bir süre sonra 1963 yılında yaşamına kendi eliyle son veriyor. Bu yüzden benim için oldukça önemli bir yazar.

 Hayatına son veren ve genç yaşta hayatını kaybeden sanatçılara karşı özel bir ilgim var; özellikle hayatına kendi eliyle son verenlere karşı... Peki neden? Ben bunun çok cesurca bir eylem olduğunu düşünüyorum. Sylvia Plath gibi yazarlar, sanatçılar çok daha duyarlı ve naif insanlar, hayatın bunca kabalığını kaldıramayacak kadar duyarlı, çevresini ve kendisini çok iyi duyumsayan insanlar. Bir yerde bir problemleri var hayat ile, dünya ile. Sürekli bir sorgulama halindeler, başta varlık nedenleri olmak üzere. Bunun çok kutsal ve çok samimi olduğunu düşünüyorum.Onların; hayata farklı gözle bakabilen, yaşamın anlamı üzerine kafan yoran nadir insanlardan olduğunu düşünüyorum. 

Sırça Fanus'u çok beğendim. Gecenin sabaha varışında bir çırpıda bitti. Sırça Fanus, Sylvia Plath'ın duygularını da içinde barındıran bir roman. Etkiledi beni. Şöyle bir bölüm var kitabın içinde; sanırım en sevdiğim kısım bu oldu: 

"Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı, gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı, evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında gölge vardı ve dünyanın gece tarafında kilometrelerce boyunca gölge vardı."

28 Ocak 2016 Perşembe

Philip Roth: Öfke

"Ama burada konuşacak kimse yok; masumiyetim, patlamalarım, açık sözlülüğüm, genç erkekliğimin ilk gerçek yılı ve yaşamımın son yılındaki o kısacık aşırı mutluluk dönemi hakkında konuşabileceğim sadece kendim varım. Duyulma arzusu, ve beni duyacak kimsenin olmaması! Ölüyüm. Telaffuz edilemez cümlenin telaffuzu." 

Enfes bir kitap, enfes bir yazar... Amerikan edebiyatının en verimli yazarlarından olan Philip Roth ile ilk kez tanışıyorum. Marcus'un yaşadıkları, babası ile olan ilişkisi, dönemin politik ve akademik ortamı Roth tarafından enfes bir bilgi birikimi, gözlem yeteneği ve üslupla aktarılmış. Marcus ve babasının hissettiği farklı tür ve boyutlardaki öfkenin nelere yol açtığı oldukça ince, sarsıcı bir tedirginlikle tasavvur edilmiş.

Eğer İstanbul'da yaşıyor iseniz ve Kadıköy'e ulaşımınız kolay ise, rıhtımda bulunan Yapı Kredi Yayınlarının satış dükkanını ziyaret edin derim. Harikulade kitaplar var, sanırım bir dahaki gidişimde daha çok kitap alacağım.