Muhteşem bir yazar ile tanıştım: Georges Perec. Bir süredir hangi kitapçıya girsem mistik bir şekilde karşıma "Uyuyan Adam" adlı romanı çıkıyor. Niçin almamak için direndim bilmiyorum, fotoğrafını çekip telefonuma kaydettim, bekledim, bekledim. Cioran'ın "Çürümenin Kitabı" adlı eserini bitirip almayı planlıyordum lakin dün kitapçıda tekrar karşıma çıkınca almaya karar verdim.
Bazı kitaplar vardır, bazı yazarlar. Okumak için bir liste oluşturursunuz, düzenli bir şekilde ilerlerken bir kitapçıda, birçok kitapçıda karşınıza çıkarlar hem listenizi hem de sizi darmadağın ederler. "Bir kitap okudum hayatım değişti" mottosuna inananlardan değilim lakin bazı kitapların hissiyatı çok farklı hakikaten. Çok derinler, tahmin edebileceğimizden çok daha derinler.
Perec'in romanı "Uyuyan Adam"dan kısa bir bölüm paylaşmak istiyorum. Üzerinde tartışılacak, paylaşılacak o kadar çok bölüm var ki, şimdilik bir tanesi ile yetineceğim:
"Bu senin yaşamın. Bu sana ait. Önemsiz servetinin tam bir dökümünü yapabilir, ilk çeyrek yüzyılının kesin bilançosunu çıkarabilirsin. Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın hiç çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne de tasarılarını. Yolculuklara çıktın ve dönüşte yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin."
varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Haziran 2016 Cumartesi
29 Mayıs 2016 Pazar
Bulantı II
"Bir zamanlar (beni bırakıp gittikten nice sonraları bile) Anny'i düşünmüştüm. Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimde: Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları."
"İnsan yalnız yaşayınca bir şeyler anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz."
Jean-Paul Sartre
"İnsan yalnız yaşayınca bir şeyler anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor; dostlarla birlikte, inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler, kötü tanıklık edersiniz."
Jean-Paul Sartre
27 Mayıs 2016 Cuma
Jean-Paul Sartre: Bulantı
Okuldan bir edebiyat öğretmeni arkadaşım ile birlikte iki kişilik bir kitap kulübü kurduk. Pek çok mühim eseri aynı anda okuyor ve sonrasında uzunca, kahve sohbetleri eşliğinde ve yaratabildiğimiz her fırsatta analiz ediyoruz. Müthiş doyuruyor beni. Birkaç kitabı devirdik. Şu an Jean-Paul Sartre'ın "Bulantı" adlı romanını okuyoruz. Hemen hemen okuduğumuz tüm romanlara "varoluşçuluk" kaynaklık ediyor, bunu tasarlamadığımız halde. Romandan güzel bir alıntı yapmak istiyorum. Şu ana kadar okuduğum kadarı ile epey altını çizdiğim kısım var. Onlar arasından şu kısım epey etkiledi beni:
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız."
"Geçmişte kalan bir kimseyi düşünmek bile elden gelir mi acaba? Birbirimizi sevdiğimiz sürece en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrımlarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmediler. Bugün bile bize ya acı ya da sevinç veriyorlar. Bir anı değil, söndürülmez ve yakıcı bir aşk; geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak olanaksız."
20 Nisan 2016 Çarşamba
Milan Kundera: Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
Milan Kundera, okumak eylemin güzelliğini, bu eylemin devamlılığı ile birlikte insanda zuhur eden duyguları şu apaçık ve oldukça hoş sözlerle açıklıyor:
"Onu ötekilerin üzerine çıkaran bir şey daha vardı; masasında açık bir kitap duruyordu. O lokantada masasında kitap okuyan tek kişi olmamıştı bundan önce. Tereza'nın gözünde kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretleriydi. Kendisini çevreleyen kaba saba dünyaya karşı tek bir silahı vardı çünkü; belediye kitaplığından aldığı kitaplar, her şeyden önce de romanlar. Fielding'den Thomas Mann'a kadar sürüyle roman okumuştu. Romanlar, Tereza'ya yetersiz bulduğu yaşamından düşsel bir kaçış imkanı vermiyorlardı sadece; elle tutulup gözle görülen nesneler olarak da anlam taşıyorlardı; sokakta, koltuğunun altında kitapla yürümek müthiş hoşuna gidiyordu."
Tereza'da zaman zaman kendimi görüyorum. Sürekli roman okuması, köpeği ile çıktığı gezintiler, Tomas hakkında düşünceleri, kuşkuları ve Tomas ile sürdürdüğü ilişki. Çok derin anlatılmış Tereza karakteri. Daha önce okumak eylemi üzerine bu kadar güzel sözler işitmemiş, okumamıştım. Kundera epey derinlikli bir yazar. Satırlar arasında çat diye çıkıveriyor, sarsıyor insanı.
"Onu ötekilerin üzerine çıkaran bir şey daha vardı; masasında açık bir kitap duruyordu. O lokantada masasında kitap okuyan tek kişi olmamıştı bundan önce. Tereza'nın gözünde kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretleriydi. Kendisini çevreleyen kaba saba dünyaya karşı tek bir silahı vardı çünkü; belediye kitaplığından aldığı kitaplar, her şeyden önce de romanlar. Fielding'den Thomas Mann'a kadar sürüyle roman okumuştu. Romanlar, Tereza'ya yetersiz bulduğu yaşamından düşsel bir kaçış imkanı vermiyorlardı sadece; elle tutulup gözle görülen nesneler olarak da anlam taşıyorlardı; sokakta, koltuğunun altında kitapla yürümek müthiş hoşuna gidiyordu."
Tereza'da zaman zaman kendimi görüyorum. Sürekli roman okuması, köpeği ile çıktığı gezintiler, Tomas hakkında düşünceleri, kuşkuları ve Tomas ile sürdürdüğü ilişki. Çok derin anlatılmış Tereza karakteri. Daha önce okumak eylemi üzerine bu kadar güzel sözler işitmemiş, okumamıştım. Kundera epey derinlikli bir yazar. Satırlar arasında çat diye çıkıveriyor, sarsıyor insanı.
11 Nisan 2016 Pazartesi
Hasan Ali Toptaş: Gölgesizler
"O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..."
***
"Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik."
***
"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse gör, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan... Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!"
Yok, Hasan Ali Toptaş kesinlikle çok ama çok farklı bir kalem, kitabı sıcağı sıcağına bitirmişken, içinden ayıkladığım kısımlardan bazılarını paylaşmak istedim. Epey sarsıldım, kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Hasan Ali Toptaş, kurgusu ve zihin gücü çok sağlam bir yazar. Üzerine konuşacak çok şey var kesinlikle; varlık ve yokluk kavramları, aynı zaman diliminde farklı yerlerde olabilme durumu, varlık ve yokluğun yanında, taşradaki varlık ve yokluk mefhumu. Biraz kendime geleyim, belki üzerinde daha detaylı bir şeyler yazmak gerekecek. Var ol Hasan Ali Toptaş.
***
"Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik."
***
"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse gör, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan... Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!"
Yok, Hasan Ali Toptaş kesinlikle çok ama çok farklı bir kalem, kitabı sıcağı sıcağına bitirmişken, içinden ayıkladığım kısımlardan bazılarını paylaşmak istedim. Epey sarsıldım, kelimelerle tarif etmem mümkün değil. Hasan Ali Toptaş, kurgusu ve zihin gücü çok sağlam bir yazar. Üzerine konuşacak çok şey var kesinlikle; varlık ve yokluk kavramları, aynı zaman diliminde farklı yerlerde olabilme durumu, varlık ve yokluğun yanında, taşradaki varlık ve yokluk mefhumu. Biraz kendime geleyim, belki üzerinde daha detaylı bir şeyler yazmak gerekecek. Var ol Hasan Ali Toptaş.
5 Şubat 2016 Cuma
Hasan Ali Toptaş: Bin Hüzünlü Haz
"Ellerinde sinir hapları, su şişeleri, poşetler ve bayatlamaya yüz tutmuş günlük gazeteler. Herkes leblebi yer gibi sinir hapı atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara gözucuyla bakıp bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye değil de, kendi içine doğru atıyor."
***
"Dahası bu milyonlarca kişinin, sanki çılgın bir şövalye görüntüsü halinde gelip oradaki ölümün karşısına dikildiklerinden hiç haberleri yokmuş gibi, hala zırhın içindeki karanlıkta günlük yaşamlarını kayıtsızca sürdürdükleri, yani hala aptalca şeylere gülüyor, budalaca konuları konuşuyor, boğaz boğaz dövüşüyor, arada bir sevişiyor, işe gidiyor, işten geliyor, ya da tencere tabak gürültüleri arasında kaybolan evlerine sürekli girip çıkıyor oldukları bile düşünülebilir."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




