Son bir haftadır çalıştığım okulda gerilimli bir hava var. Elbette bu gerilimin sebeplerinden biri de benim. Üç yıldır herkesi ve eğitim ortamının işleyişini anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ciddi bir emek veriyorum kendimce, uykusuz kaldığım pek çok gün oluyor. Bunun yanında bugüne değin hiçbir çalışma arkadaşımı kırıp incitmişliğim yok. Fakat işleyiş ile ilgili kendi fikirlerimi söylemeye başladığımdan beri tepki çekiyorum. İnsanların sevgileri itaatiniz ile doğru orantılı olarak değişiyor. Yani itiraz etmeden çalışmaya devam ederseniz sizden iyisi yok, biraz sesiniz çıkmaya başladığında ise gerilim yaratmakla suçlanıyorsunuz. Oysa kendi fikirlerimi söyleyebilmek, çalıştığım ortam adına en doğal hakkım. İş yerlerinde idareciler tarafından çalışanlara daha fazla özgürlük alanı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu, birilerinin vermek zorunda olduğu bir şey de olmamalı. Doğal olarak bu özgürlük alanı olmalı zaten. Yoksa başarıdan ve üretimden bahsedemiyoruz ne yazık ki.
Bir "eğitimci" olarak söylemek istediğim bazı şeyler var, itiraz edebilmeyi öğrenmek konusunda. Eğitimci tanımını bilerek tırnak içine aldım, ne yazık ki günümüzde herkes eğitimci, herkes bir şekilde öğretmen oluyor. Bunların dışında tek tip bir eğitim anlayışından bahsetmek oldukça yersiz. Her çocuğun özel, kendine özgü olduğunu düşündüğümüzde ülke olarak ne yazık ki uzun yıllardır tek tip eğitim ile başarılı olamıyoruz. Çocukların öğretmenlerinin fikirlerini, bilgilerinin hepsini doğrudan kabul etmesi hatalı. Çocuklarımızda ve genel olarak insanlarımızda itiraz edebilme yetisi yok. Bunun altında bazı kaygıların yattığını düşünüyorum. Örneğin, iş kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Not kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Ve buna benzer pek çok kaygı örnek verilebilir.
İtiraz etmekten kastım her şeye itiraz etmek değil. İtirazın bir gerekçesi olmalı, çocuklar özgürce, uygun ortam ve koşullarda yine uygun üsluplarda fikirlerini beyan edebilmeliler. Aynı şekilde yetişkinler de öyle. Önemli olan ortak bir noktada da buluşmak değil. Kimse ile, çocuklar ile de ortak bir noktada buluşmak zorunda değiliz. Yalnızca birbirimizden farklı fikirlerimizin olduğunu kanıksamalıyız. İletişim de burada başlamıyor mu zaten?
Eğitim sisteminde yapılandırmacı yaklaşımdan bolca bahsederiz. Tezimi yazarken de bahsetmiştim. Bunun yanında eleştirel düşünce de bizim olmazsa olmazımızdır. Lakin bunların hepsi müfredatlara sıkışıp kalmış enstantaneler.
Her "şu şöyledir" diyenin dediğini onaylamak ve yapmak durumunda değiliz. İtiraz ettiğiniz takdirde kendi fikirlerinizi beyan etmiş oluyorsunuz. Üstelik benim eğitim anlayışım, eğitime bakış açım herkes gibi olmayabilir.
Anne babalar çocuklarını yetiştirirken, öğretmenler de çocukları eğitirken "itiraz edebilme" kısmına dikkat etmeliler kanımca. Yıllar yıllar geçmiş olduğu halde üretebildiğimiz, geleceğimiz olarak baktığımız nesil yani bizler ortadayız. O zaman bir yerlerde yanlış bir şeyler var öyle değil mi?
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
baba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Mart 2018 Cuma
6 Aralık 2016 Salı
Hasan Ali Toptaş: Heba
"Hasılıkelam, çerden çöpten de olsa insan bir baba yaratıyor Ziya Bey, başka türlü var edemiyor kendini; koku kırıntılarını tutup, ölgün gölgeleri ve titreşimleri tutup, ya da boşlukları bile tutup işte böyle bir babaya dönüştürüyor benim gibi. Hiç kuşkusuz insan başka yollarla da var edebilir kendini, diyelim uzun bir öpüşmenin derinliklerinde kaybolarak, bir bakışın ateşinde yanarak, bir kitabın ruhundan doğarak, bir dokunuşla sarsılarak ya da şu an hatırlayamadığım daha akıllıca yahut daha aptalca birtakım şeyler yaparak da var edebilir. Çarçabuk doyan küçük karınlı ruha sahipse, bir köşeye oturup sadece çekirdek çitleyerek de var edebilir söz gelimi. Mayasına karışan vahşi gölgelerin arasında yaşıyorsa, birtakım şeyleri kırıp dökerek de var edebilir. Hatta bütün bunların ötesinde, bazı şeyleri yapmamakla da var edebilir ama babayla var olmak bu saydıklarımla kıyaslanamayacak kadar farklı bir şey bence. Farklı olmasının yanı sıra, çok eski bir şey aynı zamanda; belki kuşlar, belki bulutlar, belki taşlar kadar eski bir şey."
18 Ekim 2016 Salı
Hasan Ali Toptaş: Kuşlar Yasına Gider
Bir baba ve oğul güzellemesi "Kuşlar Yasına Gider". Taşra, beyaz atlar, ecel atları, hayal ve gerçeklik ekseni, zaman mefhumunun gizemi, zamanın şaibeli duruşu ve dert dinlemezliği... Hasan Ali Toptaş'ı ifade edebileceğim tüm kelimeler bunlar değil elbet lakin aklıma ilk gelenler. Duruşu güzel, kalemi güzel bir ademoğlu.
"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum.
Bu sözleri duyunca duygulandım birden, ne diyeceğimi bilemeden, usulca yutkundum. İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki."
Bu çok vurucu bir o kadar da naif bir cümle değil mi? Aldatılmak kavramına bakış açısı, gazellere karışmış bir babanın oğlunun kalbine dokunması, tek bir sözle üstelik! Aldanmak! Güzel olan yalnızca aldanmak. Masumiyeti, insaniyeti korumak.
Çok farklı bir yazar Hasan Ali Toptaş. Sade cümlelerinin, sözlerinin içinde kuyulara saklanmış manalar yatıyor. Kalemi ve kelamı son bulmasın.
"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum. Bu sözleri duyunca duygulandım birden, ne diyeceğimi bilemeden, usulca yutkundum. İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki."
Bu çok vurucu bir o kadar da naif bir cümle değil mi? Aldatılmak kavramına bakış açısı, gazellere karışmış bir babanın oğlunun kalbine dokunması, tek bir sözle üstelik! Aldanmak! Güzel olan yalnızca aldanmak. Masumiyeti, insaniyeti korumak.
Çok farklı bir yazar Hasan Ali Toptaş. Sade cümlelerinin, sözlerinin içinde kuyulara saklanmış manalar yatıyor. Kalemi ve kelamı son bulmasın.
13 Ekim 2016 Perşembe
Yalçın Tosun: Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler
“Geçen gün spor salonunda olanlar var ya, ben… Mecburdum, anla işte.”
“Ufak bir kırılma anı. Sanki uzun süredir bunları söylemeyi tasarlıyordu da, bir anda söyleyip rahatlamıştı. Ne hissettiğini, bunu söylemenin onun için ne ifade ettiğini çözmeye çalıştım. Hem neyi anlayacaktım ki… Aslına bakarsanız o da öteki oğlanlar gibi bağırıp eğlenmişti karşımda, donum elden ele gezerken. “Bakın arkadaşlar, ibne donu böyle bir şey oluyormuş demek ki!” deyip gülenlerin içinde değil miydi sanki. Bunların hiçbiri umurumda değil diyorum içimden, hiç biri. “Mecburdum,” diyor bana, hem de yüzü yere eğik. “Anla işte” diyor. Bir günahın bahanesiymiş gibi gelmiyor, inanıyorum. Sonsuz bir kabullenişle adamak istiyorum kendimi. Acıma ya da üzüntü bile olsa, onda bir şeyler yarattım diye seviniyorum.”
9 Mart 2016 Çarşamba
Füruzan: Parasız Yatılı
"Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki, bir de küçük halı alırız. Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi?"
"İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına.
"Yaşlı da değildi," demişti annesi. "Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?"
"İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına.
"Yaşlı da değildi," demişti annesi. "Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?"
19 Şubat 2016 Cuma
Baba
Geçen sefer bahsetmiştim. Baba tarafımdan kimse ile görüşmüyorum. Kuzenim yıllar sonra bana ulaştı. Belçika'dan. Bir iki ay önce. Geçtiğimiz gün bir itirafta bulundu. Benimle konuştuğunu babama söylemiş. 24 yaşındayım ve babamdan 24 yıldır haber almıyorum. 23 günlük bir bebekken sokağa atılmış olan ben, onu yalnızca birkaç kere gördüm. Üzerimde maddi ve manevi hiçbir emeği yok.
Merak ettim, beni tanıyor mu, hakkımda neler biliyor? Kuzenime çok pişman olduğunu söylemiş. Benimle gurur duyuyormuş. Aynı zamanda kalbinden rahatsızmış, pek iyi değilmiş. İkinci evliliğinden olan oğlu ile görüşüyormuş, ona az da olsa babalık yapıyormuş. Kuzenim, sizi bir araya getirmek isterim, onu görmek ister misin dedi? Buna cevap verebilmek için sabaha kadar uyuyamadım. Sokağa atılmış bir bebek ve genç annesi. 60 yaşına girmiş vicdansız bir baba. Bunu gerçekten hak ediyor mu diye sordum kendime?
Geçirdiğim babasız günlerin hiçbir telafisi yok. Annemin beni büyütmek için çektiği çilenin telafisi yok. Yaşattığı onca acının, bir aileyi mahvedişinin, hissettiklerimin telafisi yok. Beni görmeye hakkı olmadığına karar verdim. O benim için dışarıda gördüğüm herhangi birinden farksız. Şu zamana kadar beni görmek için hiçbir istekte bulunmadı. Bu saatten sonra da görüşmenin bir mantığı olmadığını düşünüyorum. Yeterince acı çekmişken, babam da olsa artık birilerinin beni üzmeye devam etmesine izin vermek istemiyorum.
Hep tek başımaydım hayatta, hep güçlü kaldım. Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda yoktu yanımda. Belki çok dramatik ve klişe gelecek ama başkalarının babaları ile olan ilişkisine gıpta ederdim. Onsuz kendime bu kadar güzel bir hayat çizmişken, bir anda her şeyi altüst etmesine izin vermek istemediğime karar verdim. Ve kuzenime görüşmek istemediğimi bildirdim.
Yılların telafisi yok, sen yoluna ben yoluma yaşlı adam. Sonsuza kadar hoşçakal.
Merak ettim, beni tanıyor mu, hakkımda neler biliyor? Kuzenime çok pişman olduğunu söylemiş. Benimle gurur duyuyormuş. Aynı zamanda kalbinden rahatsızmış, pek iyi değilmiş. İkinci evliliğinden olan oğlu ile görüşüyormuş, ona az da olsa babalık yapıyormuş. Kuzenim, sizi bir araya getirmek isterim, onu görmek ister misin dedi? Buna cevap verebilmek için sabaha kadar uyuyamadım. Sokağa atılmış bir bebek ve genç annesi. 60 yaşına girmiş vicdansız bir baba. Bunu gerçekten hak ediyor mu diye sordum kendime?
Geçirdiğim babasız günlerin hiçbir telafisi yok. Annemin beni büyütmek için çektiği çilenin telafisi yok. Yaşattığı onca acının, bir aileyi mahvedişinin, hissettiklerimin telafisi yok. Beni görmeye hakkı olmadığına karar verdim. O benim için dışarıda gördüğüm herhangi birinden farksız. Şu zamana kadar beni görmek için hiçbir istekte bulunmadı. Bu saatten sonra da görüşmenin bir mantığı olmadığını düşünüyorum. Yeterince acı çekmişken, babam da olsa artık birilerinin beni üzmeye devam etmesine izin vermek istemiyorum.
Hep tek başımaydım hayatta, hep güçlü kaldım. Ona ihtiyaç duyduğum zamanlarda yoktu yanımda. Belki çok dramatik ve klişe gelecek ama başkalarının babaları ile olan ilişkisine gıpta ederdim. Onsuz kendime bu kadar güzel bir hayat çizmişken, bir anda her şeyi altüst etmesine izin vermek istemediğime karar verdim. Ve kuzenime görüşmek istemediğimi bildirdim.
Yılların telafisi yok, sen yoluna ben yoluma yaşlı adam. Sonsuza kadar hoşçakal.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


