çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2023 Cuma

Çocuk

Her şey üzerime doğru sürükleniyor gibi. Pek çok yetimi kaybetmiş, her tarafım sızı içindeymiş gibi bir his. Hayata bir yerlerinden tutunmakta bu kadar zorlanırken, bu kadar dalgın ve bu kadar isteksizken şimdi her şeyim elimden alınmış gibi. Oysa herkes hayatına devam ediyor; sokaktakiler yürüyor, iş yerimdekiler hırsları ve yeni idealleri ile yollarına devam ediyor, mahalleden geceleri bozacı geçmeye devam ediyor, herkes bunu yapabiliyor da bir ben çırılçıplak kalmışım gibi hissediyorum. Öyle bir yük ki, olanca ağırlığı ile altında eziliyor gibiyim. Elim bir kitaba uzanmıyor, başka bir ruha dokunmak istemiyor, sürekli tedirgin halim, bir teyakkuz halinde, uyku ile aram açık, müzik biraz şifa gibi sanki, sabahları bir fincan sade kahve ve ondan ötesi yok. Toparlanamıyorum, tam ayağa kalkacağım yeni bir endişe seli ile mücadele ediyorum. Hep gitmek isterdim lakin hayatta bu kadar yoğun bir gitme isteği duymamıştım hiç. Yuvaya geri dönmek gibi his, toprağıma yolculuk gibi, biraz çocukluğum biraz annem, biraz da tarçınlı kek kokusu gibi. 

Nasıl tutunuyorsunuz? Çocuklarınız, eşiniz, sağ kalanlarınız, hayatta olanlarınız, ayakta olanlarınız... Yaşama nasıl değer biçiyorsunuz, yaşamı nasıl sahipleniyor, kucaklıyorsunuz? Benim çoktan ellerimden gitmiş gibi, yitip giden bir sürü insan ile birlikte. Ne korkunç, ne büyük bir elem. İç üşümesi, bir kırgınlık hali, kime, neye bilinmeyen. 

Ben küçük bir çocukken mutlu olduğumu hatırlıyorum, her şeyi bu kadar dert etmediğimi. Koşturduğumu, dondurma yediğimi, bilyeli tahta arabam ile sokakları arşınladığımı, annemin mesaiden dönüşlerini beklediğimi, yaz tatillerinde gece yarılarına kadar mahallede bisiklet bindiğimi, makarna yapma denemelerimi, her ay başı odamı yeniden dizayn etme çabalarımı, ramazan'da pide kuyruğuna girişlerimi, pazara çıkıp satıcı teyzeden bir poşet gofret, bisküvi alışlarımı... Sanırım ben çocukluğumu çok özledim. Ellerimle bedenime sarılsam, çocukluk yuvama geri dönsem, uzaktan olsa bile çocuk kendime, onun yüzüne bakabilsem, gülüşüne dokunabilsem. 

Yetişkin olmak ne büyük bir cehennem, oysa bundan 10-15 sene evvel kulaklıklarımı takar, çalışma masama oturur radyoculuk oynardım kendi kendime. Program sunar, müzik seçkileri yapardım. O ahşap evde, ananeden kalma sedirlerin ve sandıkların arasında. Taş avluda, bahçede, üst katta, sokağa bakan pencerenin dibinde. Öylesine özledim ki, bunları yazarken bile gözlerim doluyor. Bu hassas ruhu bedenimde taşırken gerçekten çok zorlanıyorum, çocukluğumun ahşap kokusunu arıyorum ama hiçbir yerde bulamıyorum. İçimde bir yerlerde çok kırgınım, herkese ve her şeye çok kırgınım. 

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Hayal Fabrikası: Üreten Çocuklar

Pazartesi günü çalışmaya başlayacağım. İşe gidip gelirken yeni, temiz kıyafetler giymek gerekiyor haliyle. Fakat benim yalnızca bir adet pantolonum ve üç adet gömleğim var. İki çift de eski ayakkabım. Gerçekten şaka değil, uzun yıllardır alışveriş yapmıyorum. Dün mecburiyetten büyük bir alışveriş merkezine gittik. Saatlerce gezinmiş olmamıza rağmen ben hiçbir şey alamadım. İçimden gelmiyor, çok sıkılıyorum ve o alışveriş merkezlerinde olup bitene anlam veremiyorum. Biraz bahsedeyim. 

Evimizde bir senedir yemek masası ve giysi dolabı yok. Eski evimiz rutubetli çıkınca eşya alamadık. Bu yaz yeni eve geçince rahatladık. En azından bir yemek masası ve bir giysi dolabı alalım dedik ve önce İkea'ya gittik. Hayatımda ilk kez bu mağazaya gidiyorum ve evimizde bu mağazadan hiçbir eşya yok. Yalnızca iki yataklı kanepemiz, bir çalışma masamız var. Bir sehpada da yemek yiyoruz. Bir buzdolabı ve bir çamaşır makinesi var mecburen. Bunun dışında hiçbir eşyamız yok. Mağaza çok büyük bir yer ve içerisinde çok fazla uyaran var. Benim hemen başım dönmeye başladı ve çıkmak istedim. Çıkmanız da hiç kolay değil çünkü mağazayı zekice bir algı ile oluşturmuşlar. Çıkışa ulaşmanız için muhakkak her bölümden geçmeniz gerekiyor ve dakikalarca dolaşsanız dahi çıkışa bir türlü ulaşamıyorsunuz. Eşyalar tasarım olarak çok şık duruyorlar lakin çok pahalılar. Bunun yanında pek çoğunun da kullanışsız olduğunu düşünüyorum. Memleketteki bu İkea algısını da anlamış değilim. Herkesin evi aynı ve bu eşyalarla dolu. Hiçbir şey almadan geri çıktık ve bir daha gideceğimi de zannetmiyorum. Kendimi Pan'ın Labirenti adlı filmde gibi hissettim. 

Gelelim kıyafetlere. Moda pek çok insan için önemli olabilir. Tabii modanın gelir düzeyi ile yakından bir ilişkisi var ne yazık ki. Giyim mağazalarının bir çoğu yabancı markalardan oluşuyor ve üst düzey gelir grubuna hitap ediyor. Annem terzilikten emekli olduğu için bu sektöre biraz aşinayım. Tekstil sektörü dünyada işçi emeğini en çok sömüren sektörlerin başında gelir. İşçiler çok zor şartlarda çalıştırılır, sosyal hakları yok denecek kadar azdır, sürekli mesaiye bırakılır ve emeklerinin karşılığını alamazlar. Alışveriş merkezlerindeki insan profiline baktığımda ise çok değişken olduğunu görüyorum. İnsanlar resmen alışveriş merkezlerinde yaşıyorlar. Bir ihtiyaç için gelmediği halde oralarda dolanan ve bir şeyler yiyip içen bir sürü insan var. Mağaza girişlerine tıkıştırılmış içi renkli toplarla dolu cam kafeslerde ise anneler sözde çocuklarını eğlendiriyorlar. Düşünsenize, bir çocuğun çocukluğu alışveriş merkezinde top dolu cam kafesin içinde oynayarak geçiyor. Çocuklar büyüdüklerinde ve çocukluk anılarını hatırladıklarında büyük bir hayal kırıklığı yaşamaları işten bile değil. 

Geçtiğimiz yıl öğrencilerime "hayal fabrikası" adında bir proje vermiştim. Proje kapsamında onlara sınırsız bir özgürlük tanıdım. Üretmek istedikleri şeyler nelerdi? Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için geri dönüşüm ürünlerinden, çevreye yararlı, patenti kendilerine ait olacak orijinal fikirlerin taslaklarını çıkarmalarını ve bunu birer projeye dönüştürmelerini istedim. Ortaya inanılmaz fikirler çıktı ve biz bu ürünleri okulumuzda sergiledik. Şimdi dönüp baktığımda alışveriş merkezlerinde koşan çocukları gördükçe çok üzülüyorum. Evlatlarınıza bunu yapmayın; aynı kıyafetin beş farklı rengini almaya arzu duymak yerine yeni bir şeyler üretmeye arzu duyan çocuklar yetiştirmeye gayret edin. Zaten eğitim sistemi olarak ülkece hiç iyi bir yere gitmiyoruz. Bari kendi çocuklarınızı bu tüketim çılgınlığının içine sürüklemeyin. 

23 Nisan 2019 Salı

Kitap Okuma Alışkanlığı mı?

Eğitimciler de dahil etrafta sürekli kitap okuma alışkanlığından bahsediliyor. Kitap okumak bir alışkanlık değildir. Kitap okumanın el ve yüz yıkamak ya da diş fırçalamak gibi alışkanlıklarla hiçbir ilişkisi yoktur. Hem öğretmenler hem de veliler sürekli olarak çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak ile meşguller lakin feci yanılıyorlar. Bizim okulumuzda da her hafta bir ders zorunlu kitap okuma saati var. Birincisi; kitap okumak zorunlu bir eyleme dönüştüğünde cezbedici olmaz. İkincisi; çocuk ya da yetişkin kişi kendini iyi hissettiği, zihninin daha berrak olduğu ve kendisinin seçtiği bir zaman diliminde kitap okumalıdır. Üçüncüsü, çocuk okuyacağı kitabı kendisi seçmelidir. Öğretmen, çocuğa uzunca bir kitap listesi sunabilir ve içerisinden istediği kitapları okutabilir. Ülkemizdeki kitap okuma oranlarının bu kadar düşük olmasının en büyük sebepleri yukarıda saydıklarımdır kanımca.

Eğitim hayatım boyunca okumak istediğim kitapların hepsini kendim seçtim. Daha sonra edebi zevklerim değişti ve gelişti. Lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplarla şimdiki okuduklarım arasında dünyalar kadar fark var. Çünkü kendi kitap yolculuğumu özgürce sürdürüyorum. O dönemler ailem bana zorla kitap okuttursaydı; hem bir birey olarak hem de bir okur olarak çok az yol alabilirdim. 

Elbette burada kitapların çocuklara uygun olup olmaması durumu var. Bu konuda ebeveyn olarak tereddütleriniz varsa öğretmenlerden yardım alın. Ha, öğretmenlerin de çoğu kitap okumuyor ve kitap tavsiyesi veremeyecek kadar vasatlar bu da sektörden edindiğim bir tecrübe. Okulunuzdaki öğretmenleri iyi gözlemleyin; ille de türkçe ya da edebiyat öğretmeni olmak zorunda değil danışacağınız kişi. Farklı branşlarda olup; hitabeti, diksiyonu düzgün olan ve okuma zevki olan öğretmenler tek tük de olsa illa ki vardır. Onlardan yardım isteyebilirsiniz. Benim altıncı sınıfa giden ve komünist manifestoyu okumaya çalışan öğrencilerim de oldu. Çocuğunuzun düşünme düzeyi yaşıtlarından daha öndeyse onlara seçimleri konusunda engel olmayın. Bırakın yaparak ve yaşayarak öğrensinler. 

Ortaokul çağındaki çocuklar daha çok fantastik eserlere meraklılar. O yaştaki çocukların dünyası daha büyülü, daha renkli. Haliyle onları cezbeden kitaplar da farklı dünyalara ait. Bol bol fantastik okumak konusunda hiçbir sıkıntı görmüyorum. İlerleyen yıllarda okuma zevkleri oturmaya başlayacaktır. İyi bir okur olmak isteyen çocuk, zaten sizi ya da bir başkasını örnek almadan kendi kitap okuma zevkini oluşturacaktır. Burada velileri olarak iyi yayınlardan ve iyi çevirilerden çıkan dünya klasiklerini çocuklarınıza tavsiye etmeye başlayabilirsiniz. O ilgisini oluşturduğu dönemde sizin de onunla ilgilenmeniz, birlikte kitapçıya gidip kitap seçmeniz faydalı olacaktır. Böylece aile içerisinde de ortak bir kitap okuma zevki oluşturabilir, hatta kitapları aile bireyleri arasında dönüşümlü olarak okuyup tartışabilirsiniz. Örneğin liseye giden çocuğunuz Suç ve Ceza'nın tam metnini okuyabilir. Sonra evin içerisinde anne ve baba da okuyabilir. Bir akşam yemek masanızın etrafına toplanıp yarım saat kadar kitap üzerine analizler, konuşmalar yapabilirsiniz. Sadece yarım saat ile hem çocuğunuza olan ilginizi hem de ortak okuma zevkinizi geliştirebilirsiniz. 

Velilerimin çoğuna bunu söylüyorum lakin uygulayan tek velim dahi yok. Hayat şartları çok ağır, anne ve babalar çalıştıkları için çok yorgunlar biliyorum. Lakin haftada bir gün yarım saat ayırmanız da çok zor olmasa gerek. 

Çocukları, serbest bıraktığınız ölçüde kontrol edebilirsiniz. Zaten belirli kuralları olan ve bu kurallara riayet eden bir aileyseniz çocuğunuz serbest kaldığında da aklına zararlı şeyler yapmak ya da zararlı alışkanlıklar edinmek gelmeyecektir. Fakat hem çocuğa hem de aileye koyduğunuz kurallar ara ara ya da sürekli olarak değişiyorsa ve uygulanmıyorsa, çocuk kuralların anlamsızlığını hemen fark edecek ve onlara riayet etmeyecektir. Aile içinde ve çocuk üzerinde ne kadar tutarlı olursanız çocuğunuz o kadar iyi yetişecektir. Bu işin başka da bir büyüsü yok.

2 Mart 2018 Cuma

İtiraz Edebilmeyi Öğrenmek

Son bir haftadır çalıştığım okulda gerilimli bir hava var. Elbette bu gerilimin sebeplerinden biri de benim. Üç yıldır herkesi ve eğitim ortamının işleyişini anlayışla karşılamaya çalışıyorum. Ciddi bir emek veriyorum kendimce, uykusuz kaldığım pek çok gün oluyor. Bunun yanında bugüne değin hiçbir çalışma arkadaşımı kırıp incitmişliğim yok. Fakat işleyiş ile ilgili kendi fikirlerimi söylemeye başladığımdan beri tepki çekiyorum. İnsanların sevgileri itaatiniz ile doğru orantılı olarak değişiyor. Yani itiraz etmeden çalışmaya devam ederseniz sizden iyisi yok, biraz sesiniz çıkmaya başladığında ise gerilim yaratmakla suçlanıyorsunuz. Oysa kendi fikirlerimi söyleyebilmek, çalıştığım ortam adına en doğal hakkım. İş yerlerinde idareciler tarafından çalışanlara daha fazla özgürlük alanı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu, birilerinin vermek zorunda olduğu bir şey de olmamalı. Doğal olarak bu özgürlük alanı olmalı zaten. Yoksa başarıdan ve üretimden bahsedemiyoruz ne yazık ki. 

Bir "eğitimci" olarak söylemek istediğim bazı şeyler var, itiraz edebilmeyi öğrenmek konusunda. Eğitimci tanımını bilerek tırnak içine aldım, ne yazık ki günümüzde herkes eğitimci, herkes bir şekilde öğretmen oluyor. Bunların dışında tek tip bir eğitim anlayışından bahsetmek oldukça yersiz. Her çocuğun özel, kendine özgü olduğunu düşündüğümüzde ülke olarak ne yazık ki uzun yıllardır tek tip eğitim ile başarılı olamıyoruz. Çocukların öğretmenlerinin fikirlerini, bilgilerinin hepsini doğrudan kabul etmesi hatalı. Çocuklarımızda ve genel olarak insanlarımızda itiraz edebilme yetisi yok. Bunun altında bazı kaygıların yattığını düşünüyorum. Örneğin, iş kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Not kaygınız varsa itiraz edemiyorsunuz. Ve buna benzer pek çok kaygı örnek verilebilir.  

İtiraz etmekten kastım her şeye itiraz etmek değil. İtirazın bir gerekçesi olmalı, çocuklar özgürce, uygun ortam ve koşullarda yine uygun üsluplarda fikirlerini beyan edebilmeliler. Aynı şekilde yetişkinler de öyle. Önemli olan ortak bir noktada da buluşmak değil. Kimse ile, çocuklar ile de ortak bir noktada buluşmak zorunda değiliz. Yalnızca birbirimizden farklı fikirlerimizin olduğunu kanıksamalıyız. İletişim de burada başlamıyor mu zaten? 

Eğitim sisteminde yapılandırmacı yaklaşımdan bolca bahsederiz. Tezimi yazarken de bahsetmiştim. Bunun yanında eleştirel düşünce de bizim olmazsa olmazımızdır. Lakin bunların hepsi müfredatlara sıkışıp kalmış enstantaneler. 

Her "şu şöyledir" diyenin dediğini onaylamak ve yapmak durumunda değiliz. İtiraz ettiğiniz takdirde kendi fikirlerinizi beyan etmiş oluyorsunuz. Üstelik benim eğitim anlayışım, eğitime bakış açım herkes gibi olmayabilir. 

Anne babalar çocuklarını yetiştirirken, öğretmenler de çocukları eğitirken "itiraz edebilme" kısmına dikkat etmeliler kanımca. Yıllar yıllar geçmiş olduğu halde üretebildiğimiz, geleceğimiz olarak baktığımız nesil yani bizler ortadayız. O zaman bir yerlerde yanlış bir şeyler var öyle değil mi? 

21 Temmuz 2017 Cuma

Instagram Anneleri

Yazıya başlamadan önce şunu belirtmek istiyorum. Kimseyi kırmak ya da üzmek niyetinde değilim. Hazır sosyal medyadan konu açılmışken instagram anneleri ile ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Bir eğitimciyim ve çocuk yetiştiriyorum. Bu konuda belirli hususlarda söz sahibi olduğumu düşünüyorum en azından fikir beyan etmeye bir şekilde hakkım var kendi sayfamda. 

Hesabımı kapatmadan önce pek çok instagram annesine denk geliyordum. Siz istemeseniz de arkadaşlarınızın takip ettiği kişilere oranla ana sayfanıza düşebiliyorlar. Çocuklarının neredeyse her anını paylaşan anneler var. Mutlu bir aile tablosu paylaşıp anılar biriktirmekten ziyade çocukları yemek yerken, çocukları oyun oynarken, çocukları havuza girerken, çocukları okula gidip okuldan gelirken, çocukları yıkanırken ve daha bir sürü zaman dilimlerinde paylaşım yapıyor bu anneler.

Çok açık ve net bunu sağlıklı bulmuyorum. Küçük çocuklar henüz hür bir iradeye sahip değiller. Annelerinin kendilerini niçin bu kadar sık fotoğrafladıklarını bir şekilde sorguluyorlardır elbet. Bu annelerin vermeye çalıştıkları bazı mesajlar var: 

- ben çok iyi bir anneyim.
- ben çok güzel bir bebek dünyaya getirdim ve ona çok iyi bakıyorum. 
- ben çocuk yetiştirmek konusunda uzmanım ve beni takip edin ki iyi şeyler öğrenin.
- ben çok iyi eğitim almış bir anneyim ve benim sayemde siz de iyi bir çocuk yetiştirebilirsiniz.
- ben çocuğuma çok lüks bir hayat yaşatıyorum ve bunu siz de görün.
- beni sürekli takdir edin. 

Bu mesajlar benzer şekilde çoğaltılabilir. Çocuklarınıza bunu yapmayın, buna hakkınız da olmamalı. Çocuklarınızın en mahrem anlarını ve en mutlu anlarını onlarla birlikte yaşayın. En mükemmel anneler sizler değilsiniz. Pek çok kadın çocuk yetiştiriyor hem de zorlu koşullar altında. Hiçbirimizin annesi bizleri sosyal medyada büyütmedi. Üstelik çok istediği halde çocuk sahibi olamayan bir sürü insan var. 

Mutlu bir aile profili oluşturmak yerine instagram anneliğini bir kazanç kapısı olarak kullanmak da ne yazık ki bir realite. Bu sayfalarda bebek bezi, maması ve oyuncağı reklamlarını bolca görürsünüz. Üstelik bu firmalar sürekli geniş çaplı etkinlikler düzenler. Ve bu anneler çocukları ile birlikte bu etkinliklerde bir araya gelirler. Ne kadar iyi anneler oldukları konusunda birbirlerini takdir etmeye ve onaylanmaya ihtiyaç duyarlar çünkü. 

Çocuklarınızın hepsi masum, ileride kendi istekleri dışında fenomen olmalarının yükünü kaldıramayabilirler. Bunun için size de kızabilirler ki çok da haklılar. Yapmayın lütfen, mahrem anlarınızı paylaşmak zorunda değilsiniz. Biz günümüz dünyasında çocukları internetin zararlı hallerinden ve sosyal medyanın basit düzeyinden uzak tutmaya çalışırken siz tam da karşı çıktığımız şeyleri yapıyorsunuz. Sağlıklı değil. Ne kendinizi ne çocuğunuzu yıpratın. Eminim ki sizler de çok iyi annelersiniz lakin bu gösteriş işine bir son verin. Çocuklarınızı koruyun. Saygılarımla.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Küçük Kara Balık

"Güzel ay, ben senin ışığını çok seviyorum. Hep benim üzerime ışıyasın istiyorum."
"Balıkçığım, doğrusunu istersen benim kendime ait bir ışığım yok. Beni güneş aydınlatır, ben de onu yeryüzüne yansıtırım. Sahi sen hiç duydun mu? İnsanlar uçup gelip benim üzerime konmak istiyorlarmış."
"Bu imkansız."
"Bu zor bir iştir ama insanlar istedikleri şeyi..."

***

"Şimdi ölüm çok kolay uğrayabilir bana! Ama ben yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmemeliyim. Elbette, bir gün ölümle karşılaşırsam -ki karşılaşacağım- önemli değil, önemli olan şu ki benim yaşamım veya ölümüm başkalarının yaşamını nasıl etkileyecek."

Hayallerinin peşinden koşan küçük bir kara balık. Dereleri ırmaklara devşirmiş, ırmakları denizlere devşirmiş, güzergahında pek çok tür ile tanışmış, hepsi ile hasbıhal etmiş, var etmiş kendini sularda, korkmamış, az ya da çok yaşamak diye düşünmüş, ne önemi var diye düşünmüş, sonunu merak etmiş yolun, suyun. Kendi olmuş küçük kara balık, kendine dönmüş küçük kara balık? Hiçbirimiz küçük kara balık kadar cesaretli, kendi gibi, nazik ve duyarlı değiliz değil mi? Ne büyük tokat, ne büyük ders!

30 Kasım 2016 Çarşamba

Fantastik Okumak Üzerine

Küçükken ne doğru dürüst çizgi film izlediğimi hatırlıyorum ne de televizyondaki çocuk programlarını. Genelde radyo dinlenirdi evimizde, radyo ile büyümem büyük şans. En sevdiğim kitap serisi ise Ayşegül idi. Annem her gece, Ayşegül'ün maceralarını okurdu yatağımda. Böyle renkli, canlı, lepiska saçları vardı hatırladığım kadarı ile Ayşegül'ün. Ben büyünce tüm Ayşegül kitaplarımı bir okula bağışladık, çok iyi ettik. 

Çok okuyan bir çocuktum, ergendim, gençtim şimdi genç bir adamım. Çok ağır şeyler okuduğumu hatırlıyorum, memleketteki evimizdeki geniş kitaplığımı her düzenlemeye kalkışımda kendime şaşırıyorum. Kimini yarım yamalak anladığım ama bir satırını bile atlamadan okuduğum kült kitaplar, Rus klasikleri, Alman edebiyatı... Lakin fantastik benim için hep soru işareti olarak kaldı(?) Kendime bunun için bir sebep arıyorum lakin bulamıyorum. 

İlginçtir ki yaşım büyüdükçe fantastiğe olan ilgim arttı. Defalarca, evirip çevirip Harry Potter okumalar, Yüzüklerin Efendisi ile farklı dünyalara dalmalar, Eragon serisi ile ejderhaların dünyasını keşfetmeler, Saphira'nın sırtında türlü hayallere koşmalar, Nail Gaiman'ın dünyasına adım atmalar derken fantastik yolculuğumun az buz olmadığını keşfettim. Büyücülük okulları, minik büyücüler, iksirler, gotik bir atmosfer, karanlık güçler, iyilik ve kötülük savaşları; bunların hepsi beni acayip heyecanlandırır oldu. Belki de büyüdükçe dünyanın gerçekliğinden, dünyanın ağrısından kaçıp kendimize daha masum ve doğa üstü bir şeyler arıyoruz, yeni bir dünya yaratmak istiyoruz, içinde yalnızca biz ve hayal dünyamızın şekillendirdiği karakterler olan.  

Hala pek çok okuyorum, çiziyorum, yazıyorum. Edebiyatı baştan sona büyülü bir dünya olarak görüyorum. Şu aralar yine fantastik bir maceraya yelken açma zamanımın geldiğini düşünüyorum. Nedense hep canımın yandığı, üzgün olduğum zamanlarda fantastik okuyorum. Yepyeni bir seri beni kendime getirecektir eminim ki. 

11 Kasım 2016 Cuma

J.K. Rowling: Harry Potter ve Lanetli Çocuk


Tüm dünyada Harry Potter severler tarafından büyük bir heyecan ile beklenen "Harry Potter ve Lanetli Çocuk" isimli devam kitabı 3 Kasım itibari ile ülkemizde raflardaki yerini aldı. Kitabı 3 Kasım tarihinde çevremde bulamadığım için internet üzerinden sipariş verdim bu yüzden birkaç gün kadar kargonun elime ulaşmasını bekledim. Elbette ki bu süreyi de Harry Potter hakkındaki bilgilerimi tazeleyerek, film müziklerini dinleyerek geçirdim. 

Öncelikle şundan bahsetmek istiyorum; bana yıllar sonra gelen bu tarz devam kitapları çok doğru gelmiyor. Ardı ardına okuduğumuz ve tüm dünyanın belki de en çok sevdiği seri olan Harry Potter hikayesini uzun yıllar önce bitirdik. Zorlu Hogwart savaşları ile heyecanımız doruğa çıktı ve yine iyilik kazandı, pek çok iyi yürekli ve önemli kahramanının ölmesine rağmen, serinin sonunda Harry Potter ve arkadaşlarının savaşı kazanması içimizde tatlı bir umut bıraktı.

Elbette kitabı alıp büyük bir heyecanla okudum, tıpkı yıllar öncesinde bir çocukken olduğu gibi gece gözüme uyku girmedi, köşeme çekilip kitabın tadını çıkardım. Sahne metni okumak okur olarak alışık olduğumuz bir durum değil, bu yüzden okuması beni biraz zorladı.

Gelelim Harry Potter ve sonrasına. Öncelikle, hikayenin Albus etrafında döndüğünü söylemem gerekir. Albus ve Scorpius, içerisinde Voldemort'u ve meşhur kehanetini barındıran bir maceraya atılırlar. Maceralarının özünde ise yıllar önce Üç Büyücü Turnuvasında ölen Cedric'i kurtarma hayali vardır. Bu iki yakın arkadaş, ellerine geçirdikleri zaman döndürücü ile bir sürü macera yaşayacaklardır. Malfoy'un oğlu ile Harry'in oğlunun en yakın arkadaş olmaları da pek güzel değil mi?

Eserin en heyecan verici olan taraflarından biri de bence Harry Potter ve arkadaşlarının orta yaşlı hallerine tanık olmaktı. Aralarındaki diyaloglar, bir arada oluşları ve özellikle Malfoy ile olan yakın ilişkileri beni epey duygulandırdı. 

Hikayenin başında Harry ve oğlu Albus arasındaki çatışma beni fazlasıyla kederlendirdi fakat hikayenin sonuna doğru toparlandılar. Harry'nin ilk oğlu James hakkında ise neredeyse hiç bilgi verilmemiş olması beni biraz şaşırttı. 

Kitabı hemen rafımdaki serinin sonuna ekledim. Baktıkça mutlu oluyorum, içimi bir sevinç kaplıyor. 25 yaşına geldim ama hala Harry Potter benim için en yakın dost, sırdaş. 

Çeviriler yine Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu'ya ait. Zaten başka birilerinin çevirdiğini düşünemiyorum. Onlara da ayrıca teşekkür ederim ve tüm Harry Potter severlere keyifli okumalar dilerim. 

3 Mayıs 2016 Salı

Nefesim Kesilene Kadar

Esme Madra'yı ilk kez Çoğunluk'ta izlemiştim. Kendisini Emine Emel Balcı'nın filmi Nefesim Kesilene Kadar'da görünce izlemeliyim diye düşündüm. Yanımdan hiç ayırmadığım minik not defterime film ile ilgili notlar aldım. Film gayet başarılı, Esme Madra ise bu tarz filmlere yakışan bir isim. 

Filmlerde senaryonun durduğu, mimiklerin yani oyunculuğun devreye girdiği kısımları çok seviyorum. Misal, Serap arkadaşı Dilber'den intikam almak adına onu patrona şikayet ediyor. Dilber işten kovulurken Serap'ın arkasından attığı bakış oldukça manidar. Beni çok etkiledi. 

En sevdiğim sahnelerden biri Serap'ın babası ile birlikte lunaparka gidişi. Yetiştirme yurdunda büyüyen Serap, yetişkin yaşında lunaparkta babası ile eğleniyor. Çok anlamlı bir sahne. Sahnenin devamında Serap bir an babasının kaybolduğunu düşünüyor, tam telaşa kapılmışken onu lunaparkın içinde buluyor. Burada da sanıyorum ki Serap'ın çocuk mutluluğu ile lunaparkı özdeşleştirebiliriz. İçinde sürekli baba özlemi olan birinin, lunaparkta bir çocuğa dönüşmesi ve aynı ölçüde babasını kaybetmekten korkması da birbiri ile örtüşen durumları. Güzel bir bakış açısı.













Serap, özellikle insanların bulunmadığı ortamlarda ya da daha doğru bir ifade ile, insanların kısa bir süreliğine bulundukları ortamdan ayrılmaları ile birlikte onlara ait eşyaları karıştıyor. Kiminde bu hırsızlığa varıyor, kiminde de meraka. Serap, çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüğü için kendine ait kapalı bir alana neredeyse yaşamı boyunca hiç sahip olmamış. Eniştesinin evinde kendine ait bir odası var lakin, kendine ait bir yaşamı yok o evin içinde. Sanıyorum ki Serap'ın eşya karıştırma durumu bunun bir uzantısı. Kendine ait bir alan bulduğunda rahatlıyor ve başkalarının bu alan içerisinde bulunan eşyalarını karıştırıyor. Çünkü hayatı boyunca kendi kişisel alanı da karıştırıldı. 

Babası ile birlikte lokantada yemek yedikleri sahne de oldukça çarpıcı. Babası, konuşmalarında ileriye giden Serap'a tokat atıyor. Serap ise tokattan sonra yemeğini yemeye devam ediyor. Bu kısım beni çok etkiledi. 

Bir film eleştirmeni değilim, yalnızca bir seyirciyim. Yerli bağımsız sinemayı, sanat filmlerini yakından takip etmeyi seviyorum. Böyle ufak defterlerim var ve izlediğim filmler üzerine notlar alıyorum. Nefesim Kesilene Kadar'ın bende çağrıştırdıkları bunlar. Daha yazmak istediğim mevzular vardı filme dair lakin yazıyı çok fazla uzatmak istemiyorum. Filmi izleyin derim, son dönem yerli sinemanın başarılı yapımlarından biri. 

4 Nisan 2016 Pazartesi

Toprağa Uzanan Eller













Toprağa Uzanan Eller, yapımcılığını ve yönetmenliğini Ömer Can'ın yaptığı 2013 yapımı bir dram. Hem de öyle güzel, öyle sıcak ve öyle içten bir dram ki, yüreğiniz bir başka oluyor izlerken. 

Film bizi Güney'e, pamuk tarlalarına götürüyor. Pamuk tarlalarında, mevsimlik işçi olarak çalışan bir ailenin hayatına konuk oluyoruz. Sert ve sevgisiz bir baba, sinmiş bir anne ve çocukları. Toprak henüz çok küçük, kardeşi Zeliha'yı çok ama çok seviyor. Zeliha'nın gözleri görmüyor. Kendilerine bir masal tutturmuşlar, bir pamuk denizi ve pamuk kralı yaratmışlar. Bu krallık içinde minik Zeliha hep prenses. Minik bir prenses.

Filmde, ailenin yaşantısının yanı sıra; çocuk işçilerin içinde bulundukları durum, mevsimlik işçi olmanın zorluğu, sosyal hakların ve imkanların olmayışı, hastalıklar, aile ilişkilerini zorlaştıran ve çekilmez hale getiren ilişkiler, gelenekler...

Hepsi bir potada o kadar masalsı ve samimi anlatılmış ki, hele Toprak'ın kardeşi için anlattığı masal... Masaldan seyirlik görüntüler, hepsi mükemmel olmuş. Bir öğretmen olarak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki çocuklarınıza bu filmi mutlaka izlettirin. Okullarınızda dahi izlettirebilirsiniz.

Toprak ve Zeliha'nın pırıl pırıl yüreklerinden öpüyorum. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

The Enfield Haunting














The Enfield Haunting, 2015 yapımı korku drama dalında bir mini dizi. Üç bölümden oluşuyor ve her bölüm ortalama 45 dakika. American Horror Story'i ilk sezonundan sonra tembellik edip izleyemediğim için, The Enfield Haunting ile günah çıkarmaya karar verdim. İyi de ettim, dizi oldukça sağlam.

Küçük Janet ve Maurice'in yollarının kesişmesi ile başlayan hikaye, kötü ruhun Janet'ı ve evi terk etmesine kadar devam ediyor. Altını çizmek istediğim konu ise Janet'ı canlandıran Eleanor Worthington-Cox adlı genç yetenek. Hermione Grangervari uzun ve çalı süpürgesi saçları, muhteşem mimikleri ve oyunculuk yeteneği ile kendisi tam bir star. İlerleyen yıllarda bu küçük kızı pek çok televizyon ve sinema projesinde göreceğimize adım gibi eminim. 

The Enfield Haunting, üç bölümlük içeriği ile, özlem duyduğunuz korku drama ihtiyacınızı giderecek başarılı bir yapım. Hazır her yer kar boran iken kaçırmayın derim. 

2 Ocak 2016 Cumartesi

Ölüm Yadigarları

Bazen dış dünya ile tüm bağlarımı kesiyorum. Bu süre duruma göre uzayabiliyor ya da kısalabiliyor. Kimseyle iletişim kurmak istemiyorum, arkadaşlarımı ve sevdiklerimi dahi göresim gelmiyor. Bu zamanı tamamen kendime ayırmak istiyorum. Her bir dakikasına ehemmiyet veriyorum. İşte o anlarda zamanın sadece benim için var olduğunu ve ilerlediğini düşünüyorum. Böyle zaman dilimlerini ise sadece okuyarak geçiriyorum. Elime ne geçerse ama daha çok roman. Harry Potter serisini bitirirken; Ölüm Yadigarları'nın içindeki bir bölüm beni çok duygulandırdı. 

"Eve gitmek üzereydi, bir ailesinin olduğu yere geri dönecekti. Voldemort olmasa, Godric's Hollow'da büyümüş, bütün okul tatillerini orada geçirmiş olacaktı. Eve arkadaşlarını davet edebilirdi... hatta belki kardeşleri de olabilirdi... on yedinci doğum günü pastasını yapan, annesi olurdu. Kaybettiği hayat ona şu andakinden, bu hayatın kendisinden alındığı yeri kısa süre sonra göreceğini bildiği şu andakinden daha gerçek görünmemişti hiç. O gece Hermione yattıktan sonra, Harry sırt çantasını sessizce onun boncuklu çantasından çıkardı, içinden de Hagrid'in çok uzun zaman önce ona verdiği fotoğraf albümünü aldı. Aylardır ilk kez, ona gülümseyen ve el sallayan annesiyle babasının eski resimlerine dikkatle baktı, artık onlardan bir tek bu resimler kalmıştı..." 

25 Ocak 2015 Pazar

Çoluk Çocuk



















Tek kelime ile harika bir kitap. Patti ile Robert arasındaki hikayenin her bir satırını ve onların şekillenen hayatlarını kalbim çarparak okudum. Patti ve Robert'ın inandıkları yolda ilerlemeleri, hayattaki tüm zorlukları göze alarak sanat dünyasının içine girmeleri ve gerçekten istedikleri işleri yapabilmeleri oldukça ilham verici. 

Bugün pek çoğumuz olmak istediğimiz yerde değiliz, bize ait olmayan hayatları bize birkaç beden büyük gelen bir kıyafet misali taşıyoruz. Aslında pek çoğumuz istediğimiz yerde olup, kendi hayatlarımı şekillendirebilirdik. İşte Robert ve Patti bu konuda bahanesi olmayan insanlar. Yalnızca yapmak istedikleri ile yola çıkan ve bundan başka tutanacak dalı olmayan iki yetenekli insan.

Ayrıca Robert'ın eşcinselliğini keşfi de, eşcinsel bireylerin aynayı kendilerine tutmaları açısından etkili olabilir. Robert ve Patti'nin hikayesine kitaplığınızda yer verin derim.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Çocuk

Birkaç hafta önce henüz hastaneden çıkmadan koridorda bir oğlan çocuğu gördüm.Gözleri çakmak gibi,sarışın bir tip.Merhaba yakışıklı dedim,dedesinin kucağından indi ve dünyadaki en güzel gülüşlerinden birini hiç utanmadan suratına öylece yerleştirdi.İşte ilk defa böyle garip bir şey hissettim orada,henüz 23 yaşındayım ama keşke böyle bir oğlum olsa dedim.Ne yapardım bilmiyorum onunla,sanırım her şeyi yapardım.Sabahları nutella yerdik,birlikte izleyeceğimiz bir animasyona kahkaha ile gülerdik.Şehir hatları vapurunda ayaklarını uzatırdı denize doğru,ben de arkasından tutardım düşmesin diye.Ve daha bir sürü hayal,çocuğa dair.

Neyse ki yüzlerce öğrencim,çocuğum var.Her gün onlarla ilgilendiğim için çok mutlu hissediyorum kendimi.
Tanrıya şükürler olsun.Hayatımız daha çok masumla dolsun,dolsun ki hüznü unutalım.

23 Nisan 2013 Salı

Çocuk Mutluluğu

Bugün bir dernek ile birlikte şehir hatları vapurundaydım.İstanbul'un dezavantajlı bölgelerinden gelen,kimi hiç deniz görmemiş çocuklar ile birlikte vapur turu ve eğlenceli etkinlikler yaptık.Miniklere bir bir İstanbul'un önemli ve korunması gereken tarihi binalarını,sembollerini tanıttık.Ardından parmak boyaları ellerine aldılar ve birbirlerinin yüzlerini,her yerini boyadılar.Kendilerine dağıtılan hediyeleri açtılar,çok mutlu oldular.Kumanyalarını yediler,karınlarını doyurdular.Çöpleri denize atmamayı,neleri geri dönüşüm kutusuna atmaları gerektiğini öğrendiler.

Beni mutlu eden tarafı ise onlara abilik yaptığım için çok mutlu olmaları.
Bana hayatlarında geçirdikleri en mutlu günün bugün olduğunu söylediler ve defalarca teşekkür ettiler.Gitmek üzerelerken yüzlerinde kocaman bir gülümseme vardı.

Sanırım bugün dünyanın en mutlu insanlarından biri de benim.Çünkü onların mutluluğuna dokunabildim.