3 Mayıs 2016 Salı
Nefesim Kesilene Kadar
Filmlerde senaryonun durduğu, mimiklerin yani oyunculuğun devreye girdiği kısımları çok seviyorum. Misal, Serap arkadaşı Dilber'den intikam almak adına onu patrona şikayet ediyor. Dilber işten kovulurken Serap'ın arkasından attığı bakış oldukça manidar. Beni çok etkiledi.
En sevdiğim sahnelerden biri Serap'ın babası ile birlikte lunaparka gidişi. Yetiştirme yurdunda büyüyen Serap, yetişkin yaşında lunaparkta babası ile eğleniyor. Çok anlamlı bir sahne. Sahnenin devamında Serap bir an babasının kaybolduğunu düşünüyor, tam telaşa kapılmışken onu lunaparkın içinde buluyor. Burada da sanıyorum ki Serap'ın çocuk mutluluğu ile lunaparkı özdeşleştirebiliriz. İçinde sürekli baba özlemi olan birinin, lunaparkta bir çocuğa dönüşmesi ve aynı ölçüde babasını kaybetmekten korkması da birbiri ile örtüşen durumları. Güzel bir bakış açısı.
Serap, özellikle insanların bulunmadığı ortamlarda ya da daha doğru bir ifade ile, insanların kısa bir süreliğine bulundukları ortamdan ayrılmaları ile birlikte onlara ait eşyaları karıştıyor. Kiminde bu hırsızlığa varıyor, kiminde de meraka. Serap, çocuk yetiştirme yurdunda büyüdüğü için kendine ait kapalı bir alana neredeyse yaşamı boyunca hiç sahip olmamış. Eniştesinin evinde kendine ait bir odası var lakin, kendine ait bir yaşamı yok o evin içinde. Sanıyorum ki Serap'ın eşya karıştırma durumu bunun bir uzantısı. Kendine ait bir alan bulduğunda rahatlıyor ve başkalarının bu alan içerisinde bulunan eşyalarını karıştırıyor. Çünkü hayatı boyunca kendi kişisel alanı da karıştırıldı.
Babası ile birlikte lokantada yemek yedikleri sahne de oldukça çarpıcı. Babası, konuşmalarında ileriye giden Serap'a tokat atıyor. Serap ise tokattan sonra yemeğini yemeye devam ediyor. Bu kısım beni çok etkiledi.
Bir film eleştirmeni değilim, yalnızca bir seyirciyim. Yerli bağımsız sinemayı, sanat filmlerini yakından takip etmeyi seviyorum. Böyle ufak defterlerim var ve izlediğim filmler üzerine notlar alıyorum. Nefesim Kesilene Kadar'ın bende çağrıştırdıkları bunlar. Daha yazmak istediğim mevzular vardı filme dair lakin yazıyı çok fazla uzatmak istemiyorum. Filmi izleyin derim, son dönem yerli sinemanın başarılı yapımlarından biri.
23 Nisan 2011 Cumartesi
Hayat Bazen O Kadar Duygusal Ki Beni Bile Ağlatıyor !
Neden yaşar insan ?
Solmuş bi çiçeğe yeniden hayat vermek için mi,yoksa kanadı kırılmış bir kuşun yaralarını sarmak için mi ? Annelerinden ve babalarından başka kim sahip çıkabilir çocuklara ? Mosmor açmış,tüm heybetiyle yetimlerin ve öksüzlerin koruyuculuğunu yapan Gülfatma çiçeği mi ?
Fısıltıları hep yakından işitmeyiz,bazen uzaklardan geldiğini bildiğimiz bir fısıltı da yüreğimizi yakabilir.Ocağın üzerindeki yeni demlenmiş çayı odaya götürürken bir Pazar kahvaltısında,birden duyuluverir o fısıltılar.Ağlamaklı olursun içten içe.İstanbullu bakkalın bile yüreği yetmez sizi korumaya.Ne kadar sevecen olsa da.
“Mommo,Kız Kardeşim” isimli filmi izledim.Uzun süredir almayı planlıyordum,merak ettiğim bi filmdi.Belki de bi öğrenci olarak parama kıyamamıştım almak için.Atalay Taşdiken’in yazıp yönettiği bi film.Evet,ağladım.Oda arkadaşlarım odaya gelmesinler diye dua ederken aynı anda göz yaşlarımı sildim.Son sahne var ya filmde,Ayşe’yi evlatlık veriyorlar.Abisi bisikletiyle arkalarından yetişmeye çalışıyor arabayla giden Ayşe’ye.Ayşe abi diye bağırıyor feryat figan.Soluğu kesiliyor bir anda,yutkunamıyor derinden.
Çocukluğuma gittim o an.Küçükken ben,annemle mutfağımızda kahve içiyorduk.Bi ritüel haline gelmişti annemin Pazar günleri kahvaltıdan sonra ikimize kahve yapması.Meğer acı olan kahve değilmiş o sabah benim için.Annemin ağzından dökülen kelimelermiş.İlk yudumumu aldıktan sonra ben,annem bana dönerek babamın bugün beni almaya geleceğini ve tüm Temmuz ayını onun yanında geçireceğimi söyledi.Ben de Ayşe gibi yutkunamadım o an.Ayağımda çok sevdiğim kot pantolonum,üzerimde en güzel gömleğim ve gömlek lastiğim.Gitmiycem anne dedim,istemiyorum.Annem,güzel bi dille gitmem gerektiğini anlattı.Yasal bi yükümlülükmüş bu,eğer annem beni babama vermezse bir aylığına;hapse girebilirmiş.Bana bir ayın çok kısa bir süre olduğunu ve hemen geçeceğini anlattı.Hem istersem her gün telefonla konuşabilirmişiz.İstanbul kocaman bi yermiş.Orada gezip eğlenebilirmişim.Kocaman bi de denizi varmış.Diyemedim o zamanlar,anne senin sevgin o denizden daha büyük ne olur bırakma beni,gitmeyeyim..
Ben daha kahvemi bitiremeden,kapı çalındı.Kapıda birkaç polis.Arabalarının içinden babam iniyor.Annemin elini bırakmıyorum ben.Annem ağlıyor bir yandan,bir yandan ben ağlıyorum.Polisler üzgün üzgün bakıyorlar yüzüme.Belki de acıyorlar halime.Benim bağırışlarıma tüm komşular çıkıyor sokağa.Ve beni annemden ayırıyor polisler.Polis arabasının arkasından annem için bağırıp ağlıyorum.Kurtar beni anne diye..
O gün bu gündür,polisleri ve babaları hiç sevmem.Bilir misiniz ki çocukların kalbi tertemizdir ?Belki o yüzden sessiz sakin bi dünyam var.Her şeyi kendi kendime yapmayı seviyorum,belki de o yüzden.İşte böyle zamanlarda sesleniyorum hep hayata.Diyorum ki hayat : “ Bazen o kadar duygusalsın ki,beni bile ağlatıyorsun .”
30 Ocak 2011 Pazar
Bi Vişne Suyu Kadar Tatlı Aynı Zamanda Mayhoş


