Anaokuluna başlamadan önce annem bana Ayşegül isimli bir kitap serisi almıştı. Okula gitmeden önce öğrenmiştim okumayı, annem eğitime meraklı bir kadındı. Eğitim hayatımla yakından ilgilendi. Geceleri uykudan önce birlikte Ayşegül'ü okurduk. Oturduğumuz evin kocaman bir bahçesi vardı. Çeşitli çiçekler, sebzeler ve ağaçlar dikili. Tüm günümü orada geçirirdim, bazen annemle sabah koşularına çıkardık. Sonra gelir güzel bir kahvaltı yapardık, annem işe giderdi.
Büyürken çok fazla şey değişti. Zaman, insanlar, yaşanılan yerler, kaybedilen bahçeler ve yeni bir kimlik. Hayatımızı tümden kendimiz şekillendiremiyoruz, bazı koşullar insan hayatını derinden etkileyebiliyor.
Sonra büyüdüm, okudum, bir meslek edindim. Ne ara çalışmaya başladım, ne ara iş hayatında beşinci yılıma girdim inanın hiçbir fikrim yok. Uzun saatler boyunca sessizce düşünmeyi çok seviyorum, gece ana rahmindeki gibi uyurken bile aklımdan bir sürü düşünce geçiyor. Hatta gün içerisinde yorulup kendime artık "sus" diye tatlı tatlı kızdığım bile oluyor.
Yaşamayı çok fazla ciddiye aldığımızı düşünüyorum. Çalışmaya başladığımdan beri bir sürü insan tanıdım. İdealler, hayaller ve düşünceler o kadar sığ ki, eğitim bize ne yazık ki hayal kurmayı öğretemiyor. Bir ev, bir araba ve iyi bir maaştan başka şeyleri hayal etmiyoruz. Sürekli sahip olma ihtiyacı içerisinde kıvranıyoruz. Bazen mesleğimi ve işimi bırakıp bu genç yaşta köşeme çekilmek, sevdiğim şeyleri yapmak istiyorum. Ciddi ciddi bunu düşünüyorum.
İstanbul'da okumak ve yaşamak kimilerine göre vazgeçilmez olabilir. Lakin benim için artık bu böyle değil, bir zamanlar böyleydi. Bu şehir sizi fazlasıyla yoruyor, sarsıyor, sizden götürüyor. Kaybettiklerinizi bulamıyorsunuz. İnsan ilişkileri oldukça sığ ve samimiyetsiz. Günübirlik, havai arkadaşlıklar dışında sizi canı gönülden seven bir dost bulmanız bile pek mümkün değil. Herkes kendi hayatı için yontuyor, dışarıdaki hayatları kendimize dert edinmiyoruz. Çok kalabalık, insanlar kaba, geçim çok zor, gereksiz bir sürü harcama yapmanız gerekiyor. Bu maddeleri çoğaltabilirim fakat bundan bile yoruldum şu an.
Sanırım hayatın durduğu bazı noktalar var insan ömründe. Sorgulamalarınızın yoğunlaştığı, var oluşunuz üzerine kafa yorduğunuz belirli dönemler. Belki de yirmilerin ortası ilk sinyallerini veriyordur bende olduğu gibi. Bu şehre yaşamaya gelecek olanlar, hayallerinde İstanbul olanlar bir kez daha düşünsünler. Kendi topraklarındaki, memleketlerindeki insanların hiçbirini, samimiyeti burada bulamayacaklar. İnsan ebedi bir kaosun içinde nasıl yaşar umarsızca?
Çocukluğuma bakınca çok şanslı olduğumu görüyorum. Sokakta, toprağın içinde, anne sevgisi ile... Şimdi anne sevgisi dışında gerisi uzaklarda bir yerlerde.
yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şubat 2018 Pazartesi
Çocukluğun İstanbul'a Dönüşümü ve Sancılar
16 Ocak 2018 Salı
Nahid Sırrı Örik: İstanbul Yazıları

Buraya, daha önceki yazılarımda Nahid Sırrı hakkında anekdotlar düşmüştüm. Pek çoğumuz gibi benim de kendisi ile tanışmam, Zeki Demirkubuz'un "Kıskanmak" adlı filmi ile oldu. Metnin Nahid Sırrı Örik'e ait olduğunu öğrenince kendisine olan ilgim günden güne artmaya başladı. Eserlerini okumaya, ardından kitaplığımın güzide bir köşesini kendisine ayırmaya başladım. "Sultan Hamid Düşerken" isimli metni de sinemaya uyarlanmıştı. Bir dönem özel televizyon kanallarının birinde, "Eve Düşen Yıldırım" adlı öyküsünün diziye uyarlandığını gördüm. Bunun dışında televizyon ve sinemaya uyarlanan bir eseri mevcut değil sanıyorum.
Nahid Sırrı yalnızca roman ve öykü dallarında çalışmış bir kalem değil, hatıra-gezi yazısı türlerinde metinleri de mevcut. Uzunca bir süre Tanin Gazetesinde çeşitli yazılar kaleme almış. Türk Tarih Kurumu, 2011 yılında Nahid Sırrı'nın Tanin Gazetesi başta olmak üzere çeşitli mecralarda kaleme aldığı İstanbul yazılarını bir kitap haline getirmiş. Büyük bir merak ve şevk ile okudum eseri.
1930'lu ve 1940'lı yıllardaki İstanbul'un çehresini anlatan yazar, İstanbul'u bir seyyah gözü ile aktarıyor. Hem kendi anıları hem de İstanbul'a dair çeşitli gözlemleri ve projeleri var Nahid Sırrı'nın. Bir yazıda karşımıza Sait Faik, başka bir yazıda Cemil Topuzlu, Lütfi Kırdar çıkıveriyor. Eski İstanbul'a ait ne varsa, Nahid Sırrı hepsini renkli ve eleştirel bir pencereden izleyerek aktarıyor.
Eserin giriş kısmında Bahriye Çeri tarafından kaleme alınan bir yazı var. Onu mutlaka okuyun derim.
Eski İstanbul'u hep yabancı seyyahların izleklerinden okuduk, bildik. Edmondo de Amicis, Pierre Loti ve Lamartine gibi. Bu coğrafyanın yazarlarının gözlemleri, hatıraları ve değerlendirmeleri bir o kadar değerli diye düşünüyorum. Kesinlikle es geçmemeliyiz.
23 Temmuz 2017 Pazar
1000. Yazı!
Blogu açıp şöyle sol tarafa bir bakayım dedim, evet 1000. yazıyı da devirmişim burada. 10. yıla girmeme de az kaldı sayılır. Bu yazıların büyük bir kısmını lise yıllarımda kaleme almıştım. O zaman sevinçler ve heyecanlar daha farklıydı tabi, çocukça. Onun da kendine has bir masumiyeti var, yadsıyamam.
Geriye dönüp baktığımda epey saçmalamışım burada. Olsun diyorum, bir hatıra defteri gibi. Geçmiş 10 yıl boyunca yaşadıklarım ve yazdıklarım beni güldürüyor çoğu zaman. Şimdi olsa asla yapmayacağım ve yaşamayacağım şeyler. Deneyim işte!
Arada epey aklı başında yazılar da yazmışım, yalan değil. O hallerden bugüne çok zaman geçti elbet. Pek çok hayat dersi aldık, tokatlandık. Bunlar da gerekliymiş dedik, yolumuza devam ettik. Yürümeye bazen de koşmaya devam.
O zamanlar sorsanız burada 10. yıla koşacağım aklıma gelmezdi. İleride beni nelerin beklediği hakkında da en ufak bir fikrim olmazdı. Vay be çiklet, zaman ne çabuk geçiyor.
Son üç dört yıldır daha aklı başında yazılar kaleme alıyorum. Kültür, sanat, arada kendi hayatımdan küçük notlar... Olgunlaştıkça, insanın hayatından belirsizlikler yavaş yavaş yok oluyor. Tabi bununla birlikte heyecanda da eksilme oluyor sanırım. Ama daha bir dingin, pek çok şeyi aşmış hissediyorsunuz kendinizi. Her şeyin bir yaşı varmış hakikaten, zamanı.
Diyelim ki hayırlı uğurlu olsun, daha nice yazılar olsun birlikte. Ha bir de, okuyan, kendinde bir şeyler bulan yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız.
Geriye dönüp baktığımda epey saçmalamışım burada. Olsun diyorum, bir hatıra defteri gibi. Geçmiş 10 yıl boyunca yaşadıklarım ve yazdıklarım beni güldürüyor çoğu zaman. Şimdi olsa asla yapmayacağım ve yaşamayacağım şeyler. Deneyim işte!
Arada epey aklı başında yazılar da yazmışım, yalan değil. O hallerden bugüne çok zaman geçti elbet. Pek çok hayat dersi aldık, tokatlandık. Bunlar da gerekliymiş dedik, yolumuza devam ettik. Yürümeye bazen de koşmaya devam.
O zamanlar sorsanız burada 10. yıla koşacağım aklıma gelmezdi. İleride beni nelerin beklediği hakkında da en ufak bir fikrim olmazdı. Vay be çiklet, zaman ne çabuk geçiyor.
Son üç dört yıldır daha aklı başında yazılar kaleme alıyorum. Kültür, sanat, arada kendi hayatımdan küçük notlar... Olgunlaştıkça, insanın hayatından belirsizlikler yavaş yavaş yok oluyor. Tabi bununla birlikte heyecanda da eksilme oluyor sanırım. Ama daha bir dingin, pek çok şeyi aşmış hissediyorsunuz kendinizi. Her şeyin bir yaşı varmış hakikaten, zamanı.
Diyelim ki hayırlı uğurlu olsun, daha nice yazılar olsun birlikte. Ha bir de, okuyan, kendinde bir şeyler bulan yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)