Çok uzak yollardan geldim, denizler yerine dağları sevdim. Heyecanımda, başarımda ve üzüntümde pek insan yoktu yanımda. Fakat öğrendim, irkilerek yoluma devam ettim. Şimdi mutfağıma açılan minik bahçemde pek çok çiçek yetiştiriyorum. Çiçeklerin yanında yalın ayak geziniyorum, bir tek onların yanında özgür hissediyorum. Yaşamak böyle bir şey değil midir zaten? Toprakla bütünleşmek, var olmamak. Hiç olmamak. Ne orada ne de burada.
En mutlu günüm bu gündür evet tarihe geçmeli.Yılların emeği sonunda karşılığını buldu.En azından bunun için ilk adımı atmış bulunmaktayım.Yerleştirmeler açıklandı ve sabah 9:20 ben yeni kalkıyorum.Geceleri uykumu bölenler duysun;)
Evet heyecanla ekrana bakıyorum.Allah’ım ne olur ilk tercihim Aydın olsun diye çok istiyorum dua ediyorum.O sırada hala ekranda bir şey yok.Görüntü yok…Beklemeye devam ve ben de heyecan giderek artıyor…Dershane hocam ilk tercihime yerleşmemin imkansız olduğunu söylese de ben diretiyorum ve işte o an…
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği…İdealimdeki mesleğe kavuşmanın heyecanıyla anneme koşuyorum tabi ki.Sonra ilk e-maili(sözüm vardı) atıyorum…Sevinç,neşe…
Msn faslı diğer arkadaşlarımın nereleri kazandıklarını öğreniyorum falan filan.En güzeli de ne biliyor musunuz?Doğudaki çocuklar beni bekliyor hissediyorum ve bunun için Kpss olsun falanca olsun sonuna kadar inanıp çalışacağım..Benim bir amacım var…
Nasıl söylenir bilmem ki?Daha geçen yazılarımın birinde aşktan bahsetmeme kararı almışken ya da bu konularda konuşmanın benim harcım olmadığından bahsederken…İçimde patlayan bir alevin ne anlama geldiğini bilmezmişim meğer…Yaptığım yırtılmış bir hayatı yapıştırmaya çalışmakmış ama ben yenisini istemişim ve kazanmışım bu hayatı…Onunla…İlk defa…Bir turda,okul gezisinde başladı aslında tanışmamız.Yeditepe gezisinden uzunca bahsetmiştim,hayallerden,dostluklardan yaşanan kocaman dolu dolu üç günden.Nereden bilebilirdim ki hayatımın aşkını,dostunu,can yoldaşını,GİZEM’ini orada bulacağımı.Hani genzi yanar ya insanın,kendinizi pamuk helva yerkenki kadar pembe ve somut hissedersiniz ya.İşte kendim gibi dışarıda doya doya elma şekeri ve pamuk helva yiyebileceğim biri çıktı karşıma…Bu öyle bir duyguymuş ki;insan bunu gerçekten hisseder gerçekten buna ihtiyaç duyarmış.Daha geçen gün konuştuk Feray ile yalnızlık bize göre dedik pek bir sözünden döner oldum ama çok mutluyum.Tıpkı Edward ile Bella gibi…Bir gece yarısı aşka kavuştum.Beni içmesine izin verdim ve onu korudum kolladım…Böyle bir şeye ihtiyacım vardı ve şimdi yeni bir hayat,yenir bir hakikat.Biraz uzak olsa da aşılır engeller kalmaz önlerde bir şey sizden başka;)
Ve şimdi geliyorum sana
Kırılgan cümleler kapandı içe
Uzandı sol yanım sana
Kabardı duygular en dibe
Ihlamur kadar saf kılıklı
Bir papağan kadar taze ve geveze
Sen kadar iki hece
Yaşadığımız sadece kendimizi dinlemece…
Facebook konusunda anlaştık tabi,öyle ilişkim var diye belirten saçmalardan olmayacağız.Her şey ikimiz arasında ve içimizde.Ben de aşktan bahsedersem anca bu kadar bahsederim.Odun!)
Hayret bu ayın onuna geldik ama hala kotam tahmin ettiğim kadar tıka basa dolmadı.Böyle devam eder inşallah.Malum önümüz Ramazan;ne güzel olur Ramazanlar,iftar açmalar,sahura kalkmalar.Bir de bir dizi yayınlanacakmış sanırım “Aile Saadeti” tadında.Ben pek severim bu tür konak hikayelerini.Onun haricinde Hatırla Sevgili’yi de es geçmemek lazım tabii.Kocaman bir yaz daha gelip geçiyor,aslında boş bir yazdı benim için…Hiçbir şey yapamadım,zaten tatile çıkamamak ayrı bir kötü.Şöyle bir değerlendirme yaparsak.Teyzemlere,Balıkesir’e ve İnhisar’a gittim o kadar.Denize bile giremedik.İki sene falan önce öğrenmiştim yüzmeyi ama unutmuşumdur herhalde.Bu arada seneye para biriktirip kesinlikle tatile gideceğim.Dün izledim.Olimpos bunun için gerçekten mükemmel bir yer.Bungalov denilen ağaç evlerde uygun fiyata tatil imkanı.Bundan sonra bakacağım kendime.Hem yazın en çok sevdiğim tarafı saçlarım oldu.Saçlarımı uzatıyorum çünkü çevreden çok yakıştığını söylüyorlar.İri dalga mı ne diyorlar ona işte onun gibi uzuyor.Uzasın diye her gün duş alıyorum.Bu sene yeni bir imajla başlamak istiyorum…Hahha;.ıçayım imajını der gibi oldu birileri neyse.Aynı Tatlıtuğ ağabeyimizin saçları gibi oluyor.Bekleyin beni Best Model 2010…
Sıkıldım uydurdum bir şeyler.Hayden eyvallah!
Başlık ne alaka lan diye sormayın kel alaka değil.İçinde Paramore’umun olduğu her şey güzel ve o alakalı;)
Ignorance is your new best friend, Ignorance is your new best friend
Büyük bir denizin içinde boğulmak gibi,cankurtaran olmadan ıssız bir deniz bu ama.Önce çok iyi yüzme bilmeden içine girdiğiniz ki bir cesaret,sonra gerçekle yüzleştiğiniz ve ilerilere gittikçe kendinize yer bulduğunuz ve bir daha hiç çıkmak istemediğiniz bir deniz bu.Yazmak…Aslında bana aşık olacak kişinin de beni önce yazarken sevmesini istiyorum.Bunu aç demeyin bu cümleyi daha fazla açamam hem sihir sözcüklerde değil midir zaten…Müzik ve yazmak sanırım vazgeçilmez iki şey.Küçükken annemin yazdığı şiirlerle yarışmalara katıldığımı saymazsak tabii ki.Bir gün bana hocam sormuştu bu zümrüt bakışlı hoyrat zamanı sen nasıl türettin kopya değil umarım bu demişti.Sonra şiire küsmeye karar vermiştim.Ama temin ederim o şiiri ve bu cümleyi sınıfta kendim yazmıştım.Bir kez de hocam üstü kapalı sınıfta herkesin içinde,çalıntı şiirler ile karşıma gelmeyin demişti lafı benim bir yerlerime sokarcasına…Geri zekalı hiç sevmezdim zaten kendisini…
Aslında yazı yazarken bazen sıkılıyorum ama bazen de çok hoşuma gidiyor.Hele ki Paramore eşliğinde.Bu arada Paramore’un yeni albümü çıkıyor.İlk şarkıları “Ignorance” cahillik anlamında.Mutlaka dinleyin.Forever punk..Şu yazımı yazarken de dinlediğim yine bir Paramore şarkısı “When ıt rains”…
Buradan aşağıya dönün işte tamam yine devam ediyoruz.Trt-2’de bir program var belki izliyorsunuzdur.”Okudukça”…Oradaki yazarların kitaplıklarını görünce hayran kalıyorum.O kadar çok okumuşlukları var ki bu dünyadan boş beyinli olarak ayrılmayacaklar en azından…Daha az önce konuşuyorlardı kitaplar,yazmak ve müzik hakkında…Ben de yazmak hakkında bir şeyler karalamak istedim ama gene sapıttım yoldan şaştım,yazı gitti tersine…En son şimdi uyduracağım bir şiirler kapatayım bari.Hep siyah beyaz kalın.Bir kez daha şükür ediyorum sana Allah’ım.Beni o bütün gün sokaklarda gezen,ellerindeki telefonlarla ve yaptıkları ilginç saç şekilleriyle etrafındaki kızları araklayan,züppe misali,beni karşılarında görünce ürken çünkü onlar gibi yaşamamamı kabullenemeyen,kahveye gitmediğim için terslenen,sigara içmediğim için azıtan,saldırgan,telefonlarındaki pornoları her yerde izleme asaletsizliğine sahip olan ve ağızlarından küfür eksik olmayan o şahıslar gibi yaratmadığın ve iman dolu bir genç olarak dünyaya getirdiğin için…Sadece sana inanıyorum;)
Aslında bu kelime benim için pek fazla bir anlam ifade etmiyor ne yalan söyleyeyim.Cesaretli olmak ya da cesur olmak ve risk almak bana göre şeyler değil.Doğru hayata bir defa geliyoruz ama insanların nerede ve nasıl yaşadığı kesinlikle kişiliğini etkiliyor ve siz ona göre sabitleniyorsunuz.Cesur değilimdir hayatımı garantiye almaya çalışırım her zaman.Öncelik benim için mantıklı olmaktır,havai veya cesur atılgan bir yapım yok.Bir işe giriştim mi tam yapmak isterim ve her işte güvence ararım kendime.Bu güvence başkası ile ortak bir yapım değil,her zaman için tüm projelerimi bireysel yaptım,sanırım kendimle baş başa olmayı seviyorum…Cesaret etmek aslında hayatta birtakım şeyleri göze almak demektir bana göre.Şu anlamdaysa evet cesaretliyim.Macerayı severim ve kafa dengi insanlarla eğlenip yaşamak hoşuma gider.Ama bir şeyi başka bir şeye tercih etmekse bu durum cesaret için asla;yerimde kalmayı tercih ederim.Mesela bir iş sahibi olsam ve işten çıkmam gerekirse ya da işi bırakmaya karar vermişsem yeni bir iş bulana kadar asla diğer işimi bırakmam.Ben garantiyi seviyorum ve bunun insanın geçmişte yaşadığı ilişkilerde aldığı izlenimlerle bağdaştığını düşünüyorum.Zengin,elinde oyuncak niyetine paralarla dolaşan ve benim dilimi konuşmayan insanlarla işim olmaz,haydan gelen huya gider hesabı,kimseyle dost olmak zorunda da hissetmiyorum kendimi,önemli olan karşınızdaki kişinin de size cesaret vermesi.Bir bağlamda şu sorun olabiliyor.Karşımdaki insanın da beni sevdiğine inanmadan asla ona karşı bir aşk teklifinde bulunmam.Gururum her şeyden daha önemli…Biraz sert bir yazı oldu ama ;
Duygusallık…Benim en çok üzerinde düşündüğüm ve şahsıma münhasır çıkarımlarda bulunduğum konulardan biridir.Kime göre neye göre duygusal?Ya da bu kelimenin sadece tek bir tanımı olabilir mi bir yerlerde.Uzakta…Çöl gülü kadar sakin bir şey bu duygusallık denilen şey.Aşk kadar pembe.Wakan Tanka;bir yazısında Elif Şafak’ın Aşk adlı romanının pembe kapaklı olması sebebiyle erkeklerin okumak istemediklerini;vapurda orada burada kendilerine pembe rengi yakıştıramadıklarını söylemişti.Bana trajikomik gelen bu olaya karşı dün bir kitap satan sitede rastladım.Bir de ne göreyim gri kapaklı Aşk çıkmış.Birden gülmeye başladım.Bu Türk Milleti’ne artık söyleyecek laf yok.Ulan kardeşim pembe tişörtten tutunda içinde pembe olan bir sürü şey giyersiniz.Yine Wakan Tanka’nın bu yazısına karşılık yazdığım yorumda akan kanlarınız bile pembe iken nedir şimdi bu yobazlık demiştim.Gerçekten gidişat kötü.Oysa daha önce belirttiğim gibi en kalabalık mekanlardan olan otogarda elimde kocaman bu pembe kitapla gezmiştim.İçeriğin değil kapağa verilen önemin bu kadar hassasiyetli bir konu olmasının kitap satışlarının ne kadar olmasıyla bağlantılı olduğunu belirtmek isterim.Amma da uzun cümle oldu.Halbuki son mantık yazılısından altmış falan almıştım.Çok gıcık bir dersti hiç sevmem…
Her neyse ben duygusallığın benim lügatımdaki tabiriyle uğraşıyordum.Son zamanlarda kendimi ifade eden çeşitli kelimelerle bir kolaj yapayım dedim.Neticede burası benim mekanım.Hassas olmakla duygusal olmak olmaz arasından aslında çok büyük bir fark var.Hele duygusallığın romantiklikle karıştırılması ise beni deli ediyor desem yeri var.Ya bu romantiklik denilen şey ne kadar sahte ne kadar düzenbaz yılışık bir şeydir.Pençelerini geçirdi mi ele avuca sığmaz bir piçimde yok eder tüm sevenleri.Tıpkı kurt adamlar gibi…Sinirli…Aslında pek hoşlanmam aşk konularından konuşmaktan ama madem Aşk adlı eserden örnek verdik ben de idolümdeki aşıklardan bahsedeyim.Elbette ki,benim hayatımın her şeyi,özümsediğim bir bildiri,ya da arasına fesat karıştırdığım bir ihale,tatlı bir çörek…Bu duygular kadar taze,Yedi Numara’daki Vahit Emmi ve Zeliha Teyze aşkıdır.Ama şunun altını çizeyim aşk baki değildir.O yüzden evlilik saçma bir kurumdur.Kim ne derse desin bu böyledir.Ayrıca bir şey daha yumurtlayayım mı;sorguluyorum da televizyondaki evlilik programlarına çıkan insanlar neden yalnızlıktan sıkıldım kendime bir hayat arkadaşı arıyorum derler de yeni bir aşk arıyorum demezler.Çünkü aşk biter,insan kendisine bakacak birini arar.Onunla yalnızlığını gidermek ister.Ama asla aşık olamazlar…İnsan yalnız doğar ve yalnız ölür.Her insanın içinde bambaşka insanlar yatar bana göre.Beyza’nın Kadınlarındaki gibi bambaşka insanlar…İçinizi asla bir başkası bilemez.Aşık olsanız bile…
Bak hayat bu iniş çıkış
Bir adımda aşka dalış
Tut elimden yol arkadaşım
Kaderde aşık olmakta varmış…yine…(Ama ben aşık değilim yanlış anlaşılmasın kısmetlerim kapanmasın sadece yazıya uygun fon müziği:)
Geçtim kendimden bu gece.Rehavet bu ya,zamandan muzdarip garip bir yaratılış benimkisi.Puslu bir macerada yağmur altında sızlanırken dirsekleriniz topraklarda.Kıvılcımlar çıkar düşüncelerimden.Tıpkı parmaklarımın beni bilgisayarıma ittiği gibi,hüzünlü ve çıkarcı.Makul bir gecede ve sıcağın ortasında bir düş görmek istedi yüreğim.Savruldu etrafa sözlerim.Ağır bir romanın sayfalarından çıkmış gibi gözlerim,ayaz işledi tendeki bu ben senim…
Şiirsel konuşmayı ve yazmayı çok severim aslında.Bir ton da şarkı sözüm vardır benim.Bilgisayar formatlanınca hepsi gitti tabi,ama olsun gene yazarım,ilham bende.Bir de gitar aldık mı ileride sanırım o zaman duygusal bir müzisyen olabilirim.Ama ses yok ki…Bir de tenis kursu var idealde,tabi hepsi birer rüya aldanmaca…Tıpkı bu geceki güzel film gibi.Meleğin Sırları…Bende bulunan nadir orijinal filmlerdendir aslında.İkinci kere izledim ve her seferinde etkileniyorum aynı şekilde.Nehir Erdoğan iyi bir oyuncu.Her izlediğimde yaptıklarım için pişman oluyorum.Annemin yanımda olmasına bir kez daha seviniyorum,dua ediyorum…Isınıyorum,Amerika’dan soğuyorum…
F.e’nin bir önerisi vardı.Okuduğum kitapların özetleri merak konusuydu en son konuşmamızda.Şöyle bir değişiklik yapayım dedim ben.Sonbahar ile birlikte okumaya başlamak istediğim kitaplardan bir seçme sunayım.Geçen bir yazımda zaten söylemiştim ama iki yeni kitap çarptı gözüme.Ve bir film.
Tülay Pırlant-Rüzgarlı Şehir
Derviş Zaim-Ares Harikalar Diyarında
Aydilge Sarp-Bulumia Sokağı
Aydilge Sarp-Altın Aşk Vuruşu
Stephenie Meyer-Göçebe
Şebnem Şenyener-Dansözün Ölümü
Sanırım bunlarla başlayacak yolculuğum kitap alemine tekrar.Çünkü ben yazın kitap okuyamıyorum.Oturduğumuz ilçe fena halde sıcak ve zor uyunuyor.Her gün evde olunca da insan tembelleşiyor ve hiçbir şey yapmak istemiyorum.Evden dışarı çıkmak zaten bir fena.Ter içinde kalıyorum.En güzel yanı her gün duş alıyorum ve böylece saçlarım hızla uzuyor;)Yıllardır okul kuralları diye,saçımızı kısa kestirip gelmenin acısını çıkartıyorum.
Ha,bu arada filmde yine Derviş Zaim imzalı.Tabutta Rövaşata…Umarım en kısa zamanda izleyebilirim:)
Normalde pop dinlemem ama Sıla başka benim için.Çok duygusal ve anlamlı sözler.Sanırım bu yazıya en uygun şarkı.Fonda Sıla ve Egeli Lodos adlı parçası.Gecenin tavsiyesi…Uykusuz kalanlar için…
İsyan kelimesinin benim lügatımdaki anlamı çok büyük.Aslında çok uyumluyumdur,isyan etmem normal hayatımda ama sanki iki yüzlüyüm ben.Ya da farklı iki insan çıkıyor içimden.Herkes öyle değil midir?Günde ayaküstü kaç yalan atıyoruz?Sevmediğimiz bir insanla aynı masaya oturduğumuzda neden onun yüzüne gülmek zorunda kalıyoruz?Bu hoşgörü mü yoksa sahtekarlık mı?Düpedüz sahtekarlık,insan ilişkileri fos…İki yüzlüyümdür dedim de,şu anlamda yani:Dışarıda tamamen sessiz,kendi dünyasının içinde dolanan efendi bir evladım neticede.Ama yazarken içimdeki şeytan kendinden yeni bir şeytan yaratıyor sanki.Upss!Güzel cümle oldu bu…Her neyse;aşağılık ya da aşağılık olmayan alışılagelmiş bir kelime isyan.Herkesin yaşamındaki duygusal anlarda doruk noktasına ulaştığı bir kehanette lambanın içinden çıkası geldiği anlar vardır.Yani şöyle demek istiyorum.Sırtınıza bir pelerin taktığınızda nasıl kendinizi daha büyük,güçlü ve yaralayıcı hissedersiniz.Sırtınıza isyan pelerinini takınca da o derece asi,güçlü hissetmeniz de böyledir.Sanırım rock müzikteki isyanın sebebi ve benim de bu isyanın bir parçası olmamın sebebi bu.Ya,şu anda bizim mahallede internetten kız kaçıran bir ağabeyimizin düğünü var ve feci derecede saçmalıyorlar.Gümbür gümbür ortalık…
Sırası gelmişken ben evlilik törenimin izlerini anlatayım size.Yani buna pek izin verileceğini zannetmiyorum ama inşallah benim evlilik törenim böyle olur.Öncelikle konsept beyazlar…Öncelikle evleneceğim bayan rock müzik hastası olmalı ama daha punk bir havası olmalı.Tabi dışarıda gördüğümüz emo diye tabir edilen tipi bozuklardan olmamalı.Kültürlü olmalı nihayetinde.Şimdi düşünüyorum da böyle olmayan kaç kızla çıktım acaba:)Her neyse;bir kır düğünü ya da kışa denk gelirse kapalı bir mekan ama kokteyl tarzı.Sandalye yok herkes küçük masaların başında.Bir kaç dilim kek ve içecek.Gelinin gelinliği sıra dışı ama benim damatlığım gayet normal.Tarkan’ın kliplerindeki gibi değil…Sonra;küçük bir rock konseri.Herkes kafasını sallıyor,haahha ne komik olurdu ama…Sonra da zengin olabilirsem tabi ki muhtemel değildir;Hindistan’a seyahat.Balayı.Yogi Raman’ı arayacağım oralarda.Bakalım gerçekten bizim Bilge Ferrarisini satmış mı?
İşte böyle karşıyım her şeye karşıyım var mı diyesi geliyor insanın.Yeni Türkü der ya bir şarkısında.Her şeye Nakka!Kocaman bir hayırrr..
Eskiye yolculuk aslında popüler kültürün etkisi altında çakıl taşları toplamaya başlayan bir genç için pek de ilgi çekici olmasa gerek.Özellikle bu genç kendini hala ana kuzusu bir çocuk olarak hissediyor ise.Bazen herkesten sıkılıyoruz ya,öyle dönemler yaşıyoruz en azından ben devamlı bu girdap içinde sürükleniyorum.Bir şeyler eskiye itiyor beni,o siyah beyaz havaya.O birbirine yakın eski konak havalarına,zamanda yolculuk yapmak istercesine.Bu nereden mi aklıma geldi?Geçen gün elimde bulunan fakat benim okumadığım bir dergi buldum kenarlarda bir yerde.Yeditepe gezisi sırasında İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünden almışım sanırım.Oradaki ablayı da hiç unutmayacağım esasen,bütün binada gezdirmişti beni ve ben o gittiğinde kaybolmuştum…İşte Yeditepe Postası’nı belki bilenler vardır.Sanırım Yeditepe Üniversitesi Gazetecilik Bölümü öğrencileri tarafından itina ve hassasiyet ile hazırlanmış bir dergi.Orada bir yazı dikkatimi çekti.Hemen söyleyeyim 2008 Haziran’ı uygulama dergisiymiş bu.Her neyse;İrem Yılmaz isimli bir ablamız bir yazı hazırlamış dergiye.Heybeliada’daki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yalısından ; bir de fotoğraf var.İşte bu sırada düştüm mazinin içine.Bir de Göksel ablamız yeni bir nostalji albümü yaptı.Baksana Talih’e diyerek devam ettim okumaya yazıyı.Genel olarak içerik eski değerlerimize pek de fazla önem verilmemesi.Fakat benim değinmek istediğim konu eski insanlar ve onların yaşadığı tahta kaplama müthiş güzel ve bana bir romanın tozlu sayfalarını anlatan mazide yüzen yırtık bir aşk hikayesini anlatan toz pembe bir hava katıyor.Hüseyin Rahmi’nin o yalıda nasıl bir ruh hali içinde eserlerini kaleme aldığı duygusunu düşünmek bile benim tüylerimi ürpertiyor.Geçmişe gitme şansım olsaydı bu konaklardan birinde yaşamak isterdim herhalde.Tıpkı Çeşm-i Bülbül adlı dünya tatlısı dizinin yayından kaldırılmasının beni hüzünlendirdiği gibi.Sene 2005:(
Yani diyorum ki ben,o güzel anılar her daim canlanmalı yüreğimizde.Bir Türk Filmi izlerken amma da saçmaymış deyip gülmemeliyiz.O saflığın artık günümüzde olmamasına oturup da üzülmeliyiz.Benim de diğer bir yazımda bahsettiğim gibi bir hikaye peşindeyim ama daha başlayamadım.Biraz sabır Allah’ım:)