9 Şubat 2016 Salı

Jean Teule: İntihar Dükkanı

Şu sıralar hasta olmam ve işten kalan vaktimin artması vesilesi ile epey kitap okuyorum. İntihar Dükkanı da bunlardan biri. Oldukça ilginç bir kitap. Kitap ilk kez 2007 yılında Fransa'da yayınlanmış. Ülkemizde ise ilk basım tarihi 2011 yılında Sel Yayıncılık tarafından yapılmış. 

Romanda karşımıza çıkan ilk ilginçlik bir İntihar Dükkanı. Bu intihar dükkanını işleten bir aile var. Dükkanın içerisindeki çeşit çeşit tasarım malzeme, intihar etmeyi düşünen insanlara sunuluyor. Yaşamdan zevk alamayan, sevdiği birini kaybeden ve çeşitli nedenlerden dolayı intihar etmek isteyen pek çok insan, bu dükkanın kapısını çalıyor. Dükkanı da bir o kadar enteresan bir aile işletiyor. Fakat içlerinde onlara pek uymayan, sürekli küçük şeylerden mutlu olan ve her fırsatta hayatın ne kadar güzel olduğunu anlatan küçük bir çocuk var, Alan. 

Roman, konu itibari ile oldukça farklı. Su gibi akıyor, özellikle Sel Yayıncılık'ın kitap basım kalitelerini çok iyi buluyorum. Beklenti yükseltmeden okumakta fayda var, çünkü kitap bir romandan ziyade bir film senaryosu gibi kaleme alınmış. Bu bazı yerlerde biraz can sıkıcı hale gelebiliyor. Tabii bu eleştiriyi yaparken yazarın televizyon dünyası için de çalıştığını ve sinemaya uyarlanan bir eserinin de olduğunu unutmamak gerek. Kitap, 2012 yılında Le Magasin Des Suicides adlı bir animasyon film olarak sinemaya da uyarlanmış. Romanı yerine animasyon filmini izlemeyi tercih edecekler için farklı bir alternatif olabilir. 

8 Şubat 2016 Pazartesi

Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın

Geçenlerde bir arkadaşım ile Orhan Pamuk üzerine sohbet ederken şöyle bir şey söyledim: "O kadar iyi bir yazar ki, ne yazsa okurum." Bunu söyleyebileceğim yazar sayısı çok değildir; Sezgin Kaymaz ve Gündüz Vassaf gibi isimler aklıma ilk gelenler. 

Kırmızı Saçlı Kadın'ı da çıkar çıkmaz alıp okudum. Hatta kitabın ilk tanıtımını gördüğüm zaman 1 Şubat idi. Romanın çıkış tarihine dikkat etmeden koştur koştur kitapçıya gitmem ile 3 Şubat'ta çıkacak olmasını öğrenmem bir olmuştu.

Kırmızı Saçlı Kadın'da Orhan Pamuk, Kral Oidipus ile Rüstem ve Sührab'ı kendi yaratıcılığı ile birleştiriyor, nihayetinde ortaya gerçekten enteresan denilebilecek ve beklenmeyen bir son ile biten bir roman çıkıyor. Mahmut Usta'nın hikayeleri, Cem'in Mahmut Usta'ya karşı tutumu epey etkiledi beni.

Kitaptaki baba oğul analizlerini de çok beğendim. Özellikle altını çizdiğim ve burada da paylaşmak istediğim bir kısım var. Orhan Pamuk bizim ülkenin analizini gerçekten iyi yapan yazarlardan biri. 

"O zaman sana babalık etmemiş dedi" dedi Kırmızı Saçlı Kadın. "Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet Baba, Allah Baba, Paşa Baba, Mafya Babası...Burada kimse babasız yaşayamaz."


6 Şubat 2016 Cumartesi

Amaury Vassili














Amaury Vassili, Eurovision şarkı yarışması sayesinde tanıdığımız bir isim. Kendisi 2011 Eurovision şarkı yarışmasında ülkesi Fransa'yı Sognu isimli parçayla temsil etmiş ve yarışmayı 15. olarak tamamlamıştı. İlk etapta herkesin dikkatini çekecek saçlara ve görselliğe sahip olmasının ötesinde muhteşem bir sese sahip. Bir tenor. 

Arada açıp eski Eurovision şarkılarını dinleyip nostalji yapıyorum. Bugün de rastgele Sognu isimli şarkısını dinledim derken diğer şarkıları ve klipleri de çarptı gözüme. Özellikle My Heart Will Go On yorumu gerçekten beni benden aldı. Kendisine başarılar diliyorum, bu tekrar hatırlayış iyi oldu benim için. Bundan sonra kendisini yakinen takip edeceğim. 

Le Herisson














Yaşamaya Değer, 2009 yapımı bir Fransız filmi. Muriel Barbery'nin, Kirpinin Zarafeti isimli romanından uyarlanan, konusu itibari ile de epey ilginç bir film. Yıllar önce Turkuvaz Kitap'tan çıkan romanı okumuştum, hala kitaplığımda durur. Araştırdığım kadarı ile Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından da basılmış. 

Çoğu zaman kitaptan uyarlama filmler, kitabın önüne geçemez. Ama bence bu sefer tam tersi olmuş. Filmleri ve kitapları birbirleri ile kıyaslamak ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bu sefer film kitaptan daha başarılı olmuş. 

Filmin başkahramanı küçük bir kız çocuğu, ismi Paloma. Zengin bir ailede, zenginlerin oturduğu bir apartmanda büyüyen, hayat ile birtakım ciddi dertleri olan, sorgulayan, çok zeki ve farklı yeteneklere sahip bir kız Paloma. Bir sonraki doğum gününde intihar etmeyi planlamakta. Yaşamın nedenini sürekli sorgulamakta, eline aldığı bir kamera ile ailesini ve çevresini sürekli kayda almakta, onlarla ile ilgili çeşitli çıkarımlarda bulunmakta. 

Paloma'nın hayatı; apartmanlarına yeni taşınan Kakuro Ozu ile değişmeye başlar. Aynı zamanda apartmanın kapıcısı Renee'yi de daha yakından tanıma fırsatı bulur. 

Paloma ile birlikte film bir sürü güzel mesaj veriyor ve hayata dair bilgece çıkarımlarda bulunuyor. Filmin içinde bir sürü metafor keşfetmek de mümkün. Örneğin kavanozdaki turuncu balık. 

Film için tek bir eleştiride bulunabilirim ki o da; Paloma'yı canlandıran Garance Le Guillermic isimli çocuk oyuncunun performansını biraz zayıf buldum. Kitabı okurken Paloma'yı çok daha farklı hayal etmiştim, belki de ondandır. 

Yaşamaya Değer hoş ve sorgulatan bir Fransız filmi, tavsiye ederim. 

5 Şubat 2016 Cuma

Noordzee, Texas














"Noordzee, Texas" 2011 yapımı Belçika menşeli bir pembe film. Annesi ile birlikte küçük bir kasabada yaşayan Pim, henüz 15 yaşına girmek üzeredir. Küçüklüğünden beri farkında olduğu cinsel kimliği, ergenlik döneminin etkisi ile şekillenmektedir. En yakın arkadaşı olan Gino'dan hoşlanmaktadır. Ve film, Gino ve Pim arasındaki ilişkiye odaklanarak devam etmektedir. 

Annesinin; genç, yakışıklı bir çingene olan kiracıları Zoltan ile birlikte evi terk etmesi üzerine Pim; kız kardeşi ve annesi ile birlikte yaşayan Gino'nun yanına taşınır. Ama Gino, şehir dışındadır ve üstelik bir kız arkadaşı vardır. 

Genç erkeklerin yani ergenlik dönemindeki erkek çocuklarının, eşcinsel yönelimlerini keşfini somut ve sıcak bir dille anlatıyor Nordzee, Texas. Pim'in penceresinden cinselliği ve aşkı keşfini izliyoruz. Bu açıdan bakıldığında gayet kayda değer buldum filmi. Özellikle fotografik kareleri ile sanatsal bir görselliği de var. Misal; Pim'in henüz beş altı yaşlarındayken annesinin tacını takıp, rujunu sürüp pencerenin karşına geçmesi gibi. Yine, Zoltan ve annesini birlikte yakaladığı gece, çizgili pijamaları ile durmaksızın koşup sabahı bir durakta geçirdiği sahne gibi.

Vakit bulursanız tavsiye ederim, "Nordzee, Texas" yormayan ve son sahnesiyle de yüzlerde hoş bir tebessüm bırakan bir film. 

Hasan Ali Toptaş: Bin Hüzünlü Haz

"Ellerinde sinir hapları, su şişeleri, poşetler ve bayatlamaya yüz tutmuş günlük gazeteler. Herkes leblebi yer gibi sinir hapı atıyor ağzına, herkes gazetelerin birinci sayfasında pıhtılaşan kanlara gözucuyla bakıp bakıp susuyor ve herkes adımını ileriye değil de, kendi içine doğru atıyor."

***

"Dahası bu milyonlarca kişinin, sanki çılgın bir şövalye görüntüsü halinde gelip oradaki ölümün karşısına dikildiklerinden hiç haberleri yokmuş gibi, hala zırhın içindeki karanlıkta günlük yaşamlarını kayıtsızca sürdürdükleri, yani hala aptalca şeylere gülüyor, budalaca konuları konuşuyor, boğaz boğaz dövüşüyor, arada bir sevişiyor, işe gidiyor, işten geliyor, ya da tencere tabak gürültüleri arasında kaybolan evlerine sürekli girip çıkıyor oldukları bile düşünülebilir."


3 Şubat 2016 Çarşamba

Lilting (Sevgilinin Ardından)
















Lilting, Kamboçyalı yönetmen Hong Khaou'nun 2014 yapımı ilk uzun metrajlı filmi. Bu gece misafirimdi Lilting. 


Kai, ailesi ile birlikte memleketinden Batı'ya gelir. Eşcinseldir ve sevgilisi Richard ile birlikte yaşamaktadır. Babasını kaybettikten sonra annesini bir huzurevine yatırır. Bundan dolayı kendini suçlar. Richard, her ne kadar Kai'nin annesine açılmasını istese de, Kai buna bir türlü cesaret edemez. Cesaret ettiği gün ise, annesine kendisini açıklayamadan bir trafik kazası ile hayatını kaybeder. Richard çok sarsılır. Kai'nin annesi Junn'a ulaşır ve ona derdini anlatamaya, yardımcı olmaya çalışır. Ve sonunda ona gerçeği itiraf eder. 

Richard'ı canlandıran Ben Whishaw ve enfes konusu için izlemeyi tercih ettim bu akşam Lilting'i. Diyalogların muhteşem olduğu, hüzünlendirici bir öykü. Richard ve Kai arasındaki aşk çok derin, çok güzel. London Spy sayesinde tanıdığım Ben Whishaw ise benim için şimdiden en iyi oyuncular listemde zirve başlarından biri olmuş durumda. Çok yetenekli bir oyuncu. 

Lilting, insanda hüzün bırakan bir film. Bazı aşklar kendi tercihlerimiz ile bitiyor. Bazıları ise zamansız, istemeden avucumuzdan kayıveriyor. Tıpkı Richard ve Kai'nin aşkı gibi. Sevgilisini acı bir şekilde kaybeden Richard'ın, Kai'nin annesine göstermiş olduğu ilgi, ona verdiği değer takdire şayan. Ve sevgilisinin ardından hala aşk dolu bakıyor olabilmesi de çok kutsal. 

Zamansız biten pembe aşklara bir güzelleme Lilting. Vakit bulursanız tavsiye ederim. 

Yaşar Kemal: Kuşlar Da Gitti

Üzülerek itiraf ediyorum ki, 24 yaşındayım ve hayatımdaki ilk kez Yaşar Kemal okuyorum. Kişisel hayatımda çok okuyan biriyimdir. Epeyce bir edebiyat külliyatım vardır. Bunların arasında şimdiye kadar niçin Yaşar Kemal yoktu bir anlam veremiyorum. 

Kuşlar Da Gitti, Yaşar Kemal'in kısacık ve sıcacık bir romanı. İstanbul'un değişen ve yozlaşan çehresini, insanlığın içine düştüğü karanlık dehlizleri ve kuş azat etme kültürünü anlatan enfes bir eser. Özellikle Mahmud'un İstanbul'a, kuşlara ve balıklara dair sarf etmiş olduğu sözler oldukça anlamlı. Beni derinden etkiledi. Tesadüf bu ya, bir gün çocuğum olursa ya da bir çocuk evlat edinebilirsem adını hep Azad koymayı istemişimdir. Şimdi ise, Azad ismini böylesine güzel bir yazar ve eseri ile taçlandırmak beni çok mutlu etti. Gün gelir de böyle bir durum gerçekleşir, evladım "Baba, benim ismim nereden geliyor?" diye sorarsa şayet, ona verebilecek bir cevabım aynı zamanda çok da anlamlı bir öyküm olacak. 

"O zamanlar kuşçuluk çocuklar için bayağı karlı bir işti. O zamanlar insanlar, daha iyiydiler denemez, kim bilir, ama daha başkaydılar. Belki de kuşları daha çok seviyordular. Belki de yürekleri yufka, daha acımayla, daha sevgiyle doluydular. Belki de doğaya daha yakındılar, kim bilir... Şimdiki insanlara vız geliyor kafeslerde küçücük kuşların ölmesi. Kiliselere, havralara artık uğrayan kalmadı, pazardan pazara, o da birkaç kişi, ölümden ölüme, o da birkaç kişi."

2 Şubat 2016 Salı

The Danish Girl












The Danish Girl, Tom Hooper'in yönetmen koltuğunda oturduğu, David Ebershoff'un da senaryosunu kaleme aldığı yepyeni bir film. Ülkemizde 12 Şubat'ta vizyona girecek olan filmi uzun zamandır bekliyorum. Hatta #tarih dergisinin Şubat sayısında da film ile ilgili bir yazı görünce çok mutlu oldum bugün. 

Film, dünyada ilk cinsiyet değiştirme ameliyatı olan (ya da ilklerden biri olan) Danimarkalı ressam Lili Elbe'nin hayat hikayesini vizyona taşıyor. Lili Elbe'yi ise Eddie Redmayne canlandırıyor. Evirip çevirip aylardır sürekli fragman izlediğim için yürekten söylüyorum ki kendisi çok büyük bir iş çıkarmışa benziyor. Efsane bir performans izleyeceğimize çok eminim. Ayrıca filmde Ben Whishaw'ı görecek olmak da oldukça heyecan verici benim için. Kendisini geç de olsa London Spy ile tanıdığım için şanslıyım. 

12 Şubat'ı ip ile çekmeye devam. 

1 Şubat 2016 Pazartesi

Ferzan Özpetek: Sen Benim Hayatımsın

Ferzan Özpetek'i filmleri ile tanırız bir çoğumuz. Hatta benim en sevdiğim yönetmenlerden biridir. Cahil Periler, Serseri Mayınlar ve Karşı Pencere hayatımda çok büyük bir öneme sahiptir. 

İlk kitabı İstanbul Kırmızısı'nı bir türlü alıp okuyamadım, Sen Benim Hayatımsın adlı ikinci kitabını da çıktığı gibi alıp okuyamadım derken nihayet aldım ve bitirdim, uzun bir yolculuk sırasında. Ne tesadüf, Bandırma'ya arkadaşlarımı ziyarete giderken bir çırpıda bitti. Soluksuz okudum. Filmlerinde olduğu kadar, edebiyatta da üstün bir yeteneğe, tertemiz ve dopdolu bir bakış açısına sahip Ferzan Özpetek. Aynı zamanda eseri, eşcinsel edebiyat için atılmış büyük bir adım. 

Sen Benim Hayatımsın, Ferzan Özpetek'in kendini kattığı, yaşamından ve filmlerinden kesitler sunduğu bir eser. Ferzan Özpetek'in aşkları, erkeklere de aşık olabildiğini keşfi, İtalya'da henüz ünlü bir yönetmen olmadan önce yaşadıkları, arkadaşları ile geçirdiği vakitler, aşkı ve cinselliği doyasıya tattığı tatlı zamanlar... Valerio ve çok sevdiği Simone... Aşkın saflığı ve cinsiyetsizliğine, bir hayat hikayesine, Roma'ya çok güzel bir güzelleme niteliğinde Sen Benim Hayatımsın. Sıcacık bir yaşam öyküsü. 

Translar, evliler, bekarlar, bir apartman terasında başlayan ve devam eden yılların eskitemediği dostluklar, zamanın savurduğu insanlar, gizli plaj maceraları, aşkın en yalın ve korunmasız hali, dünyanın duygusu... 

"Bu karanlık düşüncelere kapıldığımda tam anlamıyla kanım donuyor. Rastlantı sonucu tanıştığımızı bilmek keyif vereceğine batıl inançlara sürüklüyor. Kendimi bir felaketten sağ kurtulmuş gibi hissediyorum. Eğer seni tanımamış olsaydım hayatımın dönüşebileceği felaketten." 

Bu sözleri bir gün bizim için de söyleyebilecek, değerli ve büyük aşklar yaşayabileceğimiz insanlarla tanışabilmemiz dileğimle.