Herkesin mutlu olduğu şeyler farklıdır öyle değil mi? Mesela sizi en çok mutlu eden şeyler nelerdir günlük rutininiz içinde? Öyle ütopyalara, hazmı zor hayallere ve reyhanlı rüyalara gerek yok. Merak ediyorum sadece.
Misal ben bugün neler yaptım? Gün içinde nasıl mutluluklar çıkardım ve neler pay biçtim kendime en pileli, en gösterişlisinden?
Sabah çalıştığım okuldan geldim, on günlük bir bahar tatiline girdik. Sonra biraz müzik dinledik annemle. Ödemelerim vardı onları yaptım internet üstünden. Sonra annemi de aldım yürüyüşe çıktık, o sırada bir ucuzcu dükkan bulduk. Ucuz bir masa aynası, bir adet bodrum menekşesi (en beyazı ve en laciverdinden, tanrım o ne güzel bir renk uyumu öyle), sarı renkli bir saksı beğendim, annem el radyosuna pil aldı, masama ucuzundan bir not kağıdı aldım ve çıktık. Eşyaları eve bırakıp kahve faslına başladık. Annem kahve yaptı, ben de balkonda çiçeği diktim. Can suyunu verdim.
Sonra ben kitapçıya gittim. On günlük tatilim için üç kitap aldım. Oğuz Atay, Bilge Karasu ve Ali Lidar. Yanına da indirimlisinden iki dvd aldım. Arjantin Hikayeleri ve Hayatımın Yazı.
Ben kitapçıdan geldim, yine dışarı çıktık annemle. Hava güneşli, güzel ya. Mutluluk dozajını en üstte tutmaya çabalıyoruz. Gelirken dükkandan kır pidesi almıştım. Fırında patates yaptık hemen. Plastik kaplara ve bez torbaya doldurup parka gittik. Oturduk, sohbet ettik yedik içtik. Ben anlattım annem dinledi, annem anlattı ben dinledim ama en çok ben anlattım.
Asansöre binerken: "Hadi anne, asansöre oynayarak binelim" dedim. "Tamam" dedi, gülüştük.
Bazen ruhum sıkılıyor, kendimi çok melankolik buluyorum. Hatta kendim için burada melonkalik yazarken bile gözüm seyirebiliyor, seyirdi. Ruhu uyanık tutmanın formülü ya da mutlu olmanın ezeli iksiri nedir bilmiyorum, bilen var mı onu da bilmiyorum. Ama küçücük, minicik içi dolu turşucuk mutluluklar, o geri dönülemez anlar var ya. Yalnızca o zamanlar ruhumu huzur kaplıyor. Gece yarısı kalkıp portakal yemek gibi, ya da ağza bir tanecik karanfil atmak gibi. Gece yarısı çişe gidip uyuklamak ya da yorganın altından uykulu uykulu uzanıp, ayak altını kaşımak gibi. Minik ama değerli, tatmin edici.
31 Mart 2016 Perşembe
Çorap
aç değil, açık değilim
kaçığım çorap gibi
kış gününde
ufaldım, ezildim
öldüm de dirildim ah önünde
neden istiyorsun
uzaklara gitmemi
neden götürmedin
bir çay bahçesine
ne bir sinema
ne bir burgazada oldu ömrümde
içi su dolu odalarda
boğulduğu cümlelerde
ayrılmak için aradığım cümlelerde
kutularda, bavullarda ve kolilerde
ayrılmak için aradığım cümle
hangi çekmecede
kalben
kaçığım çorap gibi
kış gününde
ufaldım, ezildim
öldüm de dirildim ah önünde
neden istiyorsun
uzaklara gitmemi
neden götürmedin
bir çay bahçesine
ne bir sinema
ne bir burgazada oldu ömrümde
içi su dolu odalarda
boğulduğu cümlelerde
ayrılmak için aradığım cümlelerde
kutularda, bavullarda ve kolilerde
ayrılmak için aradığım cümle
hangi çekmecede
kalben
30 Mart 2016 Çarşamba
Eurovision 2016 Favorilerim
Eurovision benim için çocukluğumdan beri çok başka bir heyecan, mutluluk. Her sene aylar öncesinden şarkıları takip etmeye, şarkıcılar hakkında geniş araştırmalar yapmaya ve favoriler listesi yapıp, çıkarımlarda bulunmaya bayılıyorum. Bu sene okuldan iki öğrencimin de Eurovision hayranı olmasını öğrenmem ile birlikte iş daha da keyifli hale geldi. Aralarda sürekli yorumlar yapıp şarkıları dinliyoruz. O zaman geçen seneki Eurovision için yaptığım gibi sondan başa favorilerimi sıralamaya başlıyorum:
6. Macaristan
Bu yıl Macaristan'ı, Pioneer adlı şarkıcı temsil ediyor. Oldukça güçlü ve tok bir sesi var. Şarkısı "Freddie"nin de güzel bir tınısı var. İlk dinlenildiği andan itibaren kendini diğer sıradan şarkılardan ayırt ediyor. Macaristan'a yarışmada başarılar diliyorum.
5. İsveç
Bu yıl İsveç'i temsil edecek olan genç şarkıcı Frans Melodifestivalen'de çok beğenildi. Şarkısı "If I Were Story", Eurovision standartlarının oldukça üstünde bir şarkı. Gayet özgün ve hoş tınıları var. Bu yıl Melodifestivalen'e katılan Oscar Zai'nin "Human" isimli şarkısını daha çok beğenmiştim. Lakin finalden Frans ismi çıktı. Şüphesiz ki ilk beşte yer alacaklar. Başarılar diliyorum İsveç'e.
4. Hırvatistan
Hırvatistan benim Eurovision'da başarılı bulduğum ülkelerden biri. Ülkelerine, kültürlerine has çok güzel tınıları var. Bu onları Eurovision sahnesi için farklı kılıyor. Bu yıl Hırvatistan'ı Nina Kraljic "Lighthouse" adlı melodik, şiirsel şarkısı ile temsil ediyor. Şarkı çok çok güzel, içe işleyen bir havası var. Hırvatistan'ın da ilk beşte yer alacağını düşünüyorum. Başarılar Nina.
3. Hollanda
Bu yıl Hollanda'yı Douwe Bob "Slow Down" adlı şarkısı ile temsil ediyor. Douwe çok genç bir adam, oldukça sempatik ve tatlı bir duruşu var. Şüphesiz bu ona, Eurovision için artı puan getirecektir. Şarkısı Slow Down'da biraz country havası var. Ben çok beğendim, umarım başarı olurlar.
2. Estonya
Bu yıl Estonya'yı Jüri Poostmann adlı genç şarkıcı temsil ediyor. Şarkısının adı "Play." Kimse Estonya'yı ikinci sıraya alıyor olmama anlam veremedi lakin bence enfes bir şarkı. Jüri'nin soğuk ve asil bir havası var. Bu tarz şarkıcıları çok beğeniyorum. Şarkısının da hem hüzünlü hem de güç verici bir yanı var. Çok başarılı olabileceğini düşünmüyorum; Eurovision kitlesinin verdiği oylara bakıldığında. Lakin benim uzun süreler dinleyeceğim bir şarkı olacak Play. Başarılar Estonya.
1. Fransa
Şüphesiz ki bir numaramda Fransa var. Amir'in seslendirdiği "J'ai Cherche" bence bugüne kadarki Eurovision şarkıları içerisinde en iyi olanlardan biri. Şarkıya hakim olan umut ve başarı duyguları, beni her dinlediğimde kamçılıyor. Klip ayrı güzel, Amir ayrı güzel, şarkı ayrı güzel. Gerçekçi bakıldığında Amir iyi bir sıralama alacak gibi ama maalesef önümüzde kocaman bir Rusya engeli var. Her ne kadar benim hiç desteklemediğim Rusya birinci çıkacakmış gibi dursa da, bence kesinlikle bu Fransa'nın hakkı. Başarılar Amir.
29 Mart 2016 Salı
Deniz Arslan: Rehavet Havası
Hikaye, bir süre önceye kadar çok fazla okuduğum bir tür değildi. Romanın yeri gözümde çok başkaydı. Lakin son dönem yazarlarının öykü kitaplarını okumaya başladıkça, bunun bir ön yargıdan ibaret olduğunu anladım. Eskilerden gelen sağlam edebiyatçılarımızın yanında, yeni nesil yazarlar öykü dalında iyi işler çıkarıyor. Bunlardan bir tanesi de Deniz Arslan.
Mine Söğüt'ün öykülerinden sonra Deniz Arslan'ın İletişim Yayınlarından çıkan "Rehavet Havası" adlı öykü kitabı, yoğun iş temposu arası molalarımda çok iyi geldi bana. Çok eğlenceli ve çekincesiz bir dili var. Genel olarak kitabı okurken epey güldüğümü belirtmeliyim. Özellikle "Çaresizlerin İç Çekişi Keşanlı Maksut Hoca" isimli öyküsünü çok sevdim. Toplumsal gerçekleri epey eğlenceli bir dil ile işlemiş yazar. Öyküden bir alıntı yapmak istiyorum:
"Şimdi hocam kayfede yahut evde yeri geliyo ağzımızdan küfür gaçıyo, öyle sinkaflı deel. Ama, söz meclisten dışarı, mesena dürzü diyoz, yeri geliyo pezevenk yahut dambılağızlı, annaçgötlü, gabazeyin gibi kelimeler gullanıyoz. Bunnarın günahı nidir hocam? Sinkaflı küfürnen aynı mıdır? Ayriyeten hocam gayrıihtiyari çıkmışsa bunnar ağzımızdan, aptesti bozar mı?"
Mine Söğüt'ün öykülerinden sonra Deniz Arslan'ın İletişim Yayınlarından çıkan "Rehavet Havası" adlı öykü kitabı, yoğun iş temposu arası molalarımda çok iyi geldi bana. Çok eğlenceli ve çekincesiz bir dili var. Genel olarak kitabı okurken epey güldüğümü belirtmeliyim. Özellikle "Çaresizlerin İç Çekişi Keşanlı Maksut Hoca" isimli öyküsünü çok sevdim. Toplumsal gerçekleri epey eğlenceli bir dil ile işlemiş yazar. Öyküden bir alıntı yapmak istiyorum:
"Şimdi hocam kayfede yahut evde yeri geliyo ağzımızdan küfür gaçıyo, öyle sinkaflı deel. Ama, söz meclisten dışarı, mesena dürzü diyoz, yeri geliyo pezevenk yahut dambılağızlı, annaçgötlü, gabazeyin gibi kelimeler gullanıyoz. Bunnarın günahı nidir hocam? Sinkaflı küfürnen aynı mıdır? Ayriyeten hocam gayrıihtiyari çıkmışsa bunnar ağzımızdan, aptesti bozar mı?"
28 Mart 2016 Pazartesi
Mandalina Rengi Bir Kedi ve Geçen Her Ayrı Gün
Her günün
ardından eve dönüş, ciddi anlamda huzur bulduğum tek hadise. Yorgun ve uykusuz
iş dönüşü, çocuk gürültüsü yok. Huzurla ortanca anahtarı çevirip açtığım evimin
kapısını bile seviyorum. Kapıyı açıp iki dakika aralık tutuyorum çünkü sitede
beslediğim kediler geliyor kapıya, kendini sevdirmeye. "Bütün gün
kapıdalar. Sen gelince canhıraş sevinç çığlıkları yükseliyor küçücük
bedenlerinden. Düpedüz heyecanlanıyorlar, seni çok özlüyorlar. Aşık bunlar sana
bak, bak demedi deme. Kedi ile insanın aşık olduğu görülmüş mü ayol, ilahi
neler geveliyorum ben de" diyor annem.
Eve girer girmez bir kahve yapıyorum kendime, yeni aldım daha, ucuz bir şey. Kapsüllü. Kredi kartıma hediye gelen puanlardan. Aldığım yerde çok ilgileniyor bir adam benimle. Küçük boylu, yüzü yorgun ama gözleri gülüyor. Usanmadan yarım saat bana kahve makinesini anlatıyor, sonra da üç çeşit kahve yapıyor. Üç çeşit, üç özellik, üç duygu, üç adımda kasaya varıyorum. Önlüğünün altından uzattığı karttan ismini gösteriyor. Hani abi diyor, gidince eve yeni makinende kahveni içerken mis gibi, bizim firmanın sitesine girip benim hakkımda güzel şeyler yazar mısın? Karşımızdaki insandan bir şeyler isterken utanıp sıkılırız ya, hemen yüzü değişiyor, mahcup. Elbette diyorum, eve gelince kahve makinesini açmadan önce birkaç bir şey yazıyorum adam hakkında. Çalıştığı dükkanda daha iyi yerlere geldiğini düşünüp seviniyorum.
Gün içinde tanımadığım insanlarla kurduğum diyaloglar beni çok etkiliyor. Oturup, onların hayatları hakkında düşünüyorum. Market insanları mesela… Bazen hiç umursamıyorum onları, tek amacım kasadan geçirdiğim ürünleri alıp eve gitmek. Her seferinde ihtiyacından daha fazla alan insanlar, her seferinde gerekenden daha fazla zaman harcayan insanlar. Bazen de yüzlerine uzun uzun bakıyorum. Kasa insanları mesela… Nasıl bir his acaba? Saatlerce kasa başında durup bir sürü yüze, mimiğe, saça, tene, tırnağa, kıla, tüye bakmak. Acaba onlar ne düşünüyor bizim hakkımızda? Mesela bizim evin üstündeki market, marketteki kasiyer kız. Her gün eşarbını değiştiriyor. Her seferinde bana abi diye hitap ediyor. Oysa aynı yaştayız.
"Abi
20 lira tuttu bunlar."
"Abi
iki lira on beş kuruşun var mı?"
"Bizde
o dediğinden yok abi ama patrona sorarız yine de."
Neden karşısında
gördüğü ve hiç tanımadığı gençten bir erkeğe abi diyor? Toplum bunu mu istiyor?
Bana ismimi sorsa, bana ismimle hitap etse ya da sadece beyefendi dese daha
eşit konumda olmuyor muyuz o zaman? Abi demek onu geri plana itmiyor mu?
Toplumdaki kadın erkek eşitsizliğinin altında aslında bu nüans yatmıyor
mu? Ne çok abimiz var öyle değil mi?
O gün market çıkışında mandalina renginde, kabarmış diş etli, yaşlıca, tombul bir kedi görüyorum. Hemen markete dönüp bir paket balıklı kedi maması alıyorum. Ayaklarıma sırnaşıyor. Oturup onun mamayı bitirmesini izliyorum. Bu bana zevk veriyor. Neden başkaları yemek yerken izleme ihtiyacı duyarız? Bu bize ismini koyamadığımız bir çeşit tatmin mi sağlar? Anneler de çocukları yemek yerken bundan zevk alırlar ya, içimizde bir tutam anne kırıntısı mı var acaba? Keşke öyle olsa.
İnsanlar akın akın markete geliyor, bense çıkıyorum dışarı. Elimdeki kedi mamasını gelişigüzel serpiştirerek. Hansel ve Gratel gibi. Yorgun ve argın ilerliyorum sokakta. Mandalina rengi bir kedi için… Yaşama sevincim birden mandalina rengi kedi oluveriyor.
26 Mart 2016 Cumartesi
Bazı Günler Unutulmaz
Ayaklarım değiyor suya
Yaz mı geldi, bu bir hayal mi
Bilmem boş ver
Bir öykü var kucağımda
Ama uyuttum
Uyanmaz artık asla
Bazı günler unutulmaz
Kokusu vardır, rengi hatta
İnan bana
Bazı günler hatırlanır
Tek taraflı
Bir taraf söner gider daima
Veda zamanı, veda
Ağlama, ağlama sadece el salla
Yok olanlar, unutuldu, unutulsun
Geriye dönüp bakma
Kendine bunu yapma
Ayaklarım değiyor suya
Yaz mı geldi, bu bir hayal mi
Melis Danişmend
Melis Danişmend
24 Mart 2016 Perşembe
Etin Cinsel Politikası: Feminist-Vejetaryen Eleştirel Kuram
Vejetaryen olmamın üzerinden tam yedi ay geçti. İnsanların, herhangi ciddi bir hastalıkla karşılaşmadıkları sürece beslenme hususunda radikal kararlar almaları oldukça zor. Bu kararı alırken elbette bir araştırma evresinden geçtim. 23 yaşıma kadarki beslenmemi gözden geçirdiğimde az sayılamayacak miktarda tavuk ve balık eti tükettiğimi fark ettim. Kırmızı eti çok az tüketmekle birlikte yine de tüketir durumdaydım. Genel olarak et yemeyi seven bir insan değildim. Evimizde de sebze ve zeytinyağlı ağırlıklı besleniriz.
Çevreye karşı olan duyarlılığımın da artmaya başladığı, daha doğrusu daha fazla bilinçlenmeye başladığım bir dönemde et yeme durumumu da sorgulamaya başladım. Televizyonlarınızı açtığınızda et yemenin sağlık açısından oldukça gerekli olduğunu söyleyen bir sürü diyetisyen, doktor bulabilirsiniz. Ama ne hikmettir ki bir tane bile vejetaryen beslenmenin sağlık açısından mühim olduğunu söyleyen bir diyetisyene ya da doktora rastlayamazsınız.
Vejetaryen olmaya karar verdiğim dönemde bir takım belgeseller izledim. Mesela "Forks Over Knives", "Food INC." ve "The Cove" gibi... Düşüncemin şekillenmesinde bu tarz belgesellerin oldukça etkisi oldu. Daha sonra biraz döküman analizi yaptım. Ardından elime harika bir kitap geçti. Carol J. Adams'ın kaleme aldığı, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan "Etin Cinsel Politikası: Feminist-Vejetaryen Eleştirel Kuram."
Vejetaryen olduğumdan beri girdiğim tüm ortamlarda insanlar benimle alay etmeye başladı. Başlarda bu moralimi çok bozuyordu. Çalıştığım okulda vejetaryen menünün olması benim için bir avantaj iken ve beni çok mutlu ediyorken, yanımda et yiyen insanların sürekli beni eleştirmelerinden ve alaylı ifadelerinden sıkılır hale gelmiştim. Yaşadığım bu durum ile ilgili tezlerimi kuvvetlendirmek adına, bu kitap bana çok büyük bir referans oldu. Asla çantamdam ayırmıyorum.
Adams, kitabında feminist-vejetaryen kuram eşliğinde; ataerkil düzeni ve muktedirliği et tüketimi ve toplumsal yemek alışkanlıklarımız üzerinden değerlendiriyor. Kadının toplumdaki yeri, cinsel hayattaki konumu, pornografi, ilk insanlardan itibaren süregelen beslenme biçimlerimizin kadınlık ve erkeklik algısı üzerindenki etkilerini gayet açık ve bilimsel araştırmalar eşliğinde anlatıyor.
Vejetaryen arkadaşlara şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitap; bir ortama girdiğinizde, neden vejetaryen olmayı tercih ettiğinizi, bunun size ve doğaya kattıklarını gayet açık ve bilimsel şekilde aktarmanızda çok büyük destek olacaktır. Et tüketen insanların da muhakkak okuması gerektiğini düşünüyorum. Et yemeyen insanların bu konudaki düşüncelerini, argümanlarını öğrenmeleri ve onlarla empati kurabilmeleri için.
Çevreye karşı olan duyarlılığımın da artmaya başladığı, daha doğrusu daha fazla bilinçlenmeye başladığım bir dönemde et yeme durumumu da sorgulamaya başladım. Televizyonlarınızı açtığınızda et yemenin sağlık açısından oldukça gerekli olduğunu söyleyen bir sürü diyetisyen, doktor bulabilirsiniz. Ama ne hikmettir ki bir tane bile vejetaryen beslenmenin sağlık açısından mühim olduğunu söyleyen bir diyetisyene ya da doktora rastlayamazsınız.
Vejetaryen olmaya karar verdiğim dönemde bir takım belgeseller izledim. Mesela "Forks Over Knives", "Food INC." ve "The Cove" gibi... Düşüncemin şekillenmesinde bu tarz belgesellerin oldukça etkisi oldu. Daha sonra biraz döküman analizi yaptım. Ardından elime harika bir kitap geçti. Carol J. Adams'ın kaleme aldığı, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan "Etin Cinsel Politikası: Feminist-Vejetaryen Eleştirel Kuram."
Vejetaryen olduğumdan beri girdiğim tüm ortamlarda insanlar benimle alay etmeye başladı. Başlarda bu moralimi çok bozuyordu. Çalıştığım okulda vejetaryen menünün olması benim için bir avantaj iken ve beni çok mutlu ediyorken, yanımda et yiyen insanların sürekli beni eleştirmelerinden ve alaylı ifadelerinden sıkılır hale gelmiştim. Yaşadığım bu durum ile ilgili tezlerimi kuvvetlendirmek adına, bu kitap bana çok büyük bir referans oldu. Asla çantamdam ayırmıyorum.
Adams, kitabında feminist-vejetaryen kuram eşliğinde; ataerkil düzeni ve muktedirliği et tüketimi ve toplumsal yemek alışkanlıklarımız üzerinden değerlendiriyor. Kadının toplumdaki yeri, cinsel hayattaki konumu, pornografi, ilk insanlardan itibaren süregelen beslenme biçimlerimizin kadınlık ve erkeklik algısı üzerindenki etkilerini gayet açık ve bilimsel araştırmalar eşliğinde anlatıyor.
Vejetaryen arkadaşlara şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitap; bir ortama girdiğinizde, neden vejetaryen olmayı tercih ettiğinizi, bunun size ve doğaya kattıklarını gayet açık ve bilimsel şekilde aktarmanızda çok büyük destek olacaktır. Et tüketen insanların da muhakkak okuması gerektiğini düşünüyorum. Et yemeyen insanların bu konudaki düşüncelerini, argümanlarını öğrenmeleri ve onlarla empati kurabilmeleri için.
20 Mart 2016 Pazar
The Motel Life
The Motel Life, dilimize Yaşamın Kıyısı ismi ile çevrilmiş, 2012 yapımı bir Polsky Brothers filmi. Kenarda kalmış filmlerden bir tanesi, es geçilmiş.
Annesiz ve babasız büyümüş iki erkek kardeş. Frank ve Jerry Lee. Oradan oraya sürüklendikleri bir hayat, peşlerinde bıraktıkları bir ceset, birbirlerine ve hayata tutunma çabaları...
İki yetişkin erkek kardeş arasındaki ilişki ve dayanışma bu kadar içten, sade ve apaçık anlatılabilirdi. Bir kış filmi The Motel Life. Dakota Fanning'i de görmek oldukça güzeldi. Kendisi filmde Frank'in sevgilisini canlandırıyor.
The Motel Life'ı güzel kılan hususlardan biri de, Frank'in kardeşine anlattığı hikayeleri, kısa animasyonlar olarak izleme olanağı bulmamız. Enfes olmuş. Pazar sineması için, içten bir seyirlik.
Annesiz ve babasız büyümüş iki erkek kardeş. Frank ve Jerry Lee. Oradan oraya sürüklendikleri bir hayat, peşlerinde bıraktıkları bir ceset, birbirlerine ve hayata tutunma çabaları...
İki yetişkin erkek kardeş arasındaki ilişki ve dayanışma bu kadar içten, sade ve apaçık anlatılabilirdi. Bir kış filmi The Motel Life. Dakota Fanning'i de görmek oldukça güzeldi. Kendisi filmde Frank'in sevgilisini canlandırıyor.
The Motel Life'ı güzel kılan hususlardan biri de, Frank'in kardeşine anlattığı hikayeleri, kısa animasyonlar olarak izleme olanağı bulmamız. Enfes olmuş. Pazar sineması için, içten bir seyirlik.
19 Mart 2016 Cumartesi
Bilge Karasu: Kılavuz
İlk kez Bilge Karasu okuyorum, satırlar arasında kaybolurken bir anda bir paragrafta tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Defalarca okudum paragrafı. Buradan da paylaşmak istedim, paragrafın beni bu kadar etkilemiş olması eski sevgilimle yaşadığım ayrılığı ifade ediyor olmasından kaynaklanıyor. Sürekli düşündüğüm ama bir türlü dile getiremediğim hissiyatı Bilge Karasu sanki yıllar önce benim için ifade etmiş, kaleme dökmüş. Edebiyat da bu değil midir zaten? Okuduklarımızda kendimizden izler bulmak...
"Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinemez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken -ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak istediğinden ilerigeliyor da olabilir. Senin sözündü: 'İkimizle ilişkili kararlarını kendine kendine veren bir sevgili karşısında', öyleydi, değil mi?, 'çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.' Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan, kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmağa, koparıp yolmağa kalkıyordun... Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak... O ölçüde, kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek... Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır."
"Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinemez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken -ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak istediğinden ilerigeliyor da olabilir. Senin sözündü: 'İkimizle ilişkili kararlarını kendine kendine veren bir sevgili karşısında', öyleydi, değil mi?, 'çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.' Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan, kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmağa, koparıp yolmağa kalkıyordun... Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak... O ölçüde, kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek... Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır."
Tezer Özlü: Çocukluğun Soğuk Geceleri
"Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak bir şey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





