2 Ağustos 2020 Pazar

Kitap Yayınevi

Uzun süredir eserlerini okuduğum ve pek bilinmediğini, hakkının verilmediğini düşündüğüm bir yayınevinden bahsetmek istiyorum bugünkü yazımda sizlere. Tarih söz konusu olduğunda genellikle klasik bir eğitim alıyoruz, ülkemizdeki insanlarda genel bir tarih merakı olduğunu gözlemliyorum lakin bu tarih merakı çoğunlukla popüler tarih dediğimiz bir alan üzerinde yoğunlaşıyor. Malumunuz tarihi, televizyon dizilerinden ve filmlerden öğrenmek de doğru bir seçenek değil. Bunun yanında eğitim sistemimizde genel olarak savaş tarihi ve siyasi tarih üzerine yoğunlaşılıyor. Bunun da çok doğru olduğunu düşünmüyorum. 

Kitap Yayınevi, toplumsal tarih alanında çok kıymetli eserler yayımlıyor. Klasik Osmanlı döneminden tutun da, cumhuriyet tarihine uzanan bir perspektifte; çok çeşitli seyahatnameleri, mektup çalışmalarını, günlükleri, hatıraları ve tarihsel metinleri bulmanız mümkün. Bireylerin ve toplumların tarihlerine odaklanan, insanların günlük yaşamlarından izler taşıyan çok kıymetli metinler okudum ve okumaya devam ediyorum. 

Çok fazla kitapları yok fakat bu da Kitap Yayınevi'nin en güzel özelliklerinden biri. Çevirisinden, tasarımına ve baskısına kadar ince eleyip sık dokuyorlar. Toplumsal tarih alanında çok geniş çalışmalar ve nitelikli eserler bulabilmek; klasik tarih kitaplarına göre çok daha zor. Artık siyasi tarihten, padişah tarihinden ve savaş tarihinden sıyrılmak gerektiğini düşünüyorum. Bu bakımdan bence Kitap Yayınevi, ülkedeki önemli bir boşluğu dolduruyor. 

Şu ana kadar kendilerinden pek çok kitap okudum. Özellikle kendi internet sitelerinde kitaplarının fiyatları çok uygun, yüzde elliye kadar indirim bulabilmeniz mümkün. Aynı zamanda her kitap siparişimde bir kitap da kendileri hediye gönderiyorlar. Bu da, okurlarını ne kadar önemsediklerini gösteriyor. Aynı zamanda kitapları çok korunaklı gönderiyorlar, bu hususa da hassasiyet göstermeleri çok değerli. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız Kağıthane'de bulunan kendi yerlerine de gidebilmeniz mümkün. Toplumsal tarihe meraklı iseniz, Kitap Yayınevi'ni muhakkak değerlendirin derim. 

Başka yazılarımda, eserlerini okuduğum yayınevleri ile ilgili bilgilendirme yapmaya devam edeceğim. Sağlıcakla kalınız. 

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Öğretmen Olmak

Bu yıl itibari ile meslekte yedinci yılını doldurmuş bir öğretmen olarak birkaç not düşmek istedim buraya. Sanırım tercih dönemindeyiz, belki  bir faydam dokunur. 

İstanbul'da bulunan köklü bir devlet üniversitesinin eğitim fakültesinden mezun oldum. Ardından yine aynı üniversitede tezli yüksek lisans eğitimimi tamamladım, eğitim bilimleri enstitüsünde. Benim tercih yaptığım dönemde iyi bir sıralama ile yerleştiğimi söyleyebilirim. 

Kamu personeli seçme sınavına yalnızca mezun olduğum sene, hazırlık yapmadan girdim ve atanamadım. Çok düşündüm ve kamu için mücadele etmemeye karar verdim. Çok ufak bir ilçede büyümüştüm ve mezun olduktan sonra memleketimde yapabileceğim bir iş ve kendimi geliştirebileceğim olanaklar yoktu. Bu yüzden mezun olduğum dönem, İstanbul'da pek çok özel okula başvuruda bulundum. Pek tabii, yeni mezun olduğum için, deneyimim olmadığı için ve henüz askerliğimi yapmadığım için kabul alamadım. Çok direndim, bir yerde umutlarım kırıldı, hatta bir görüşmeden çıktıktan sonra yol boyunca ağladığımı hatırlıyorum. Tam her şeyden vazgeçecekken bir okuldan olumlu yanıt aldım ve çalışmaya başladım. O gün bugündür aralıksız çalışıyorum. Düşük ücretlerle de çalıştım, hatta ev kiram belimi bükmesin diye eski, rutubetli bir dairede de oturmak zorunda kaldım. Tüm bunları yaparken akranlarımın bir kısmı gibi kendimi İstanbul'un cazibeli hayatına olduğum gibi bırakıvermedim. Biriktirdiğim ufak paralar ile eğitimler aldım, çok ama çok okudum, çeşitli projelere dahil oldum, gönüllü hizmetlerde bulunup, doğudaki sınır köylerine kadar gidip gönüllü öğretmenlikler yaptım. Katıldığım projeler ile tüm ülkeyi gezdim. Etnik kökeni, dili, dini ve mezhebi farklı dünya güzeli çocuklar ile çalıştım. Bir dönem işaret dili tercümanlığı eğitimi alıp, işitme yetersizliği olan çocuklar ile de çalıştım. 

Tabii ki bu süre zarfında çok çalıştım, İstanbul'da tutunabilmek ve kendime güzel bir gelecek sağlayabilmek için çok çaba harcamam gerekti. Sırtımı dayayabileceğim varsıl bir ailem de olmadığı için hayatın yükünü sırtlanabilmem gerektiğinin farkındaydım. 

Şu an ülkenin en köklü okullarından birinde çok severek ve güzel şartlarda çalışıyorum. O kadar çok insan yolumu kesmeye, engellemeye çalıştı ki anlatamam. Gerçek hayatı annemin hastalığı sırasında ve iş yaşamında öğrenebildim diyebilirim. Kendime bu şehirde ilk kez ev kurduğumda hiçbir şeyim yoktu ama yıllar içinde ihtiyacım olan şeyleri alıp, tasarruf da yapıp kendime sıfırdan bir hayat kurabildim. Bu süreçte annemi de gururlandırıp ona emeklerinin karşılığını verebildim. 

Evet, bu ülkede arkanızda kimse yoksa tutunabilmek gerçekten çok zor, bunun farkındayım. Öğretmenlik ise hiç değer görmeyen bir meslek, giderek de daha kötü hale geliyor. Özel okulların çoğunda öğretmene asgari ücret teklif ediliyor, atanmak ise zaten çok zor. Fakat buna rağmen, hep yapmak istediğim işi, beni mutlu eden işi yapmak istediğim için insanların dediklerini hiç önemsemedim. Şu an geldiğim noktada öyle bir emek ve ter var ki, gerçekten bunları yazarken bile duygulanıyorum. Hoş, bu hep böyle devam etmeyebilir. Hayatta hep inişler ve çıkışlar var. Fakat, gerçekten bu işi yürekten yapmak istiyorsanız insanları dinlemeyin. Atanamazsın, özelde çok düşük ücretlerle çalışırsın, aç kalırsın, herkes öğretmen oluyor, yapma diyen çok fazla insan oldu. Ama bu hayat sizin hayatınız, gerçekten bu işi yapmak istiyorsanız önünüzdeki onlarca engele rağmen başarılı olamamanız için hiçbir sebep yok. Yalnızca emek verin, çok çalışın, çok okuyun, sosyal medyanın, günümüz dünyasının renkli hayatına tümden kaptırmayın kendinizi. Her şey bir gün yoluna giriyor. 

Sağlıcakla kalın. 

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Ufak Tefek Planlar

Geçtiğimiz yıllarda liseden mezun ettiğim öğrencilerimle bir araya geldik, hatta her hafta görüşüyor ve özlem gideriyoruz. Moda sahilinde seyyar sandalyelerimiz yanımızda, çimlere uzanıp sohbet ediyoruz. Çok güzel yerlere geldiler, içlerinden biri Yale'de okuyor, diğeri de Hollanda'da. Şimdi onları karşımda bu kadar güzel çocuklar olarak görmek, mesleğimin bana verdiği en büyük mutluluk sanırım. 

Bu yaz için birlikte güzel bir tatil ayarladık. Hep birlikte Antalya'ya gitmeye karar verdik, yerler ayarlandı, biletler alındı. Bayram sonrası bir haftalık bir tatile çıkıyorum. Üç sene olmuştu yazın bir yerlere gitmeyeli. İki yaz önce iş değişikliği, geçen yaz da taşınma derken senede bir kere gidebildiğimiz tatillere gidemez olmuştum. Benim için güzel bir değişiklik olacak, gerçekten denize girmeyi çok özledim. 

Karantina sürecini verimli geçirenlerdenim, verdiğim 12 kilo, yaptığım sporlar ve okuduğum kitaplar beni çok mutlu etti. Bedenen üniversite yıllarımdaki halime geri döndüm, aynada kendime bakınca daha iyi hissettiğimi fark ettim. Bir beslenme düzeni oluşturabilmek de çok sevindirici oldu benim açımdan, güzel bir düzen tutturdum kendime. 

Sanırım yaş aldıkça hayatımı daha derli toplu yaşar hala geldim. Gün içerisinde annemle vakit geçiriyoruz, akşamları balkonda oturup sohbet etmek bir ritüel haline geldi. O da artık yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı, rutin hayatına geri dönüyor. Bu durum da epey iyi geldi ona, tabii önemlerini alarak dışarı çıkıyor. Ufak alışverişler ve yürüyüşler yapmak da onu çok mutlu ediyor. Geçenlerde ona güzel bir sürpriz yaptım, mutfak araç ve gereçleri satan bir mağazadan istediklerini alabilmesi için bir süredir bir bütçe ayırmıştım. O bütçe tamamlanınca hemen onu istediği mağazaya götürdüm ve güzel bir alışveriş yaptı. Şu aralar mutfak malzemeleri ile bir aşk yaşıyor. Onu mutlu ve huzurlu görmek de bana çok iyi geliyor. Zaten şu dünyadaki tüm çabam onun sağlıklı ve mutlu olması. Ben bir şekilde yoluma devam etmeyi başarıyorum. 

Oturduğumuz dairenin arkasında, kocaman ve çok bakımlı bir orman var. İçinde kafeler, yürüyüş parkurları ve spor aletleri var. Aynı zamanda çocuk oyun alanları ile piknik alanları da çok geniş. Bu yaz orayı yeni keşfettik sayılır, sandalyelerimizi alıp annemle oraya yürüyüş yapmaya gidiyoruz. Gerçekten çok güzel ve huzur veren bir faaliyet oldu bizim için. Hatta bazen kahvaltılıklarımızı hazırlıyoruz ve ağaçların altında mis gibi bir gün geçiriyoruz. Çalışma yaşamının yoğunluğuna o kadar dalmışız ki, etrafımızı bile keşfedemez hale gelmişiz. Oysa kıyıda, köşede çok güzel yerler var. 

Belki tatilden de ufak notlar paylaşır, gezdiğim yerleri buradan tanıtırım. Tekrar görüşünceye kadar, sağlıcakla kalınız. 

10 Temmuz 2020 Cuma

Ka

Onlar, karanlığın ağırlığından kaçtılar
Düzinelerce dünya sunuldu önlerine, esefle kınadılar

Biliyorum, güneş yine ısıtacak
Her şey güneş ile ayın devinimi ile başladı 
Bitti
Bazen üzüldü, bazen çok açık
Lakin tepeler çökmeden, tavşanlar karaya ayak basmadan 
Bir mihenk taşı var köşede
Bir bekçi, bir bekleyiş daha üzerine
Ya, o Troya'da ölen yaşlı adam? 
Bilirsin, Troya'da da ölüm vardı 

Kaygan zeminde yol almak misali
Sen hiç korkmadan yürü-yürürken
Onlar karanlığın ağırlığından kaçtılar 
Işık ses verir mi onlara?
Hiç konuşabilir mi bir ışık?

Her şeyin içinde bir neden var, her şey bir sonraki
Devir içinde iken devinir, kimi diğerine 
Halden anlar mısın sen de?
Tek başına kaldı 
Karanlığın ağırlığından kaçtılar 
Zira aydınlığı seçmek en kolayıydı

22 Haziran 2020 Pazartesi

Bir Ay Sonra

Nihayet online eğitim sürecinin sonuna geldik ve bu hafta okulları kapatıyoruz, tabii ki evden kapatıyoruz. Bu süreçte özel okul öğretmenleri çok yoruldu, gece yarılarına kadar toplantılar yaptık hatta bazen gece yarısından sonraya bile sarktı. Öyle bir süreçti ki, göz kuruluğum ve göz kapağı şişmelerim tekrar nüksetti. Dünyayı kurtarabildik mi? Tabii  ki hayır. 

Mart ayından beri evde olma sürecini kendi adıma verimli geçirdim diyebilirim. Uzun süredir iş yoğunluğundan dolayı okuyamadığım kitapları okudum, notlar aldım, toplumsal tarih okumalarına ağırlık verdim. Biraz izledim, biraz dinledim, bolca spor yaptım, evde vakit geçirmek gibisi yok, en azından benim için. 

Bu süreçte evde olmak bana çok iyi geldi, hayatımda düzene sokmak istediğim şeylerin çoğu bir düzene girdi, böyle olunca kendimi daha iyi ve huzurlu hissediyorum. Seminer dönemimiz de bitince yaz boyu bir daha bilgisayarımı açmayı düşünmüyorum. 

Oturduğumuz yer ormanlık bir alan, İstanbul'da nispeten ormanlık bir yere yakın oturduğumuz için şanlı sayılırız. Sık sık ormana gidip gelmeye başladık annemle. Bazen ben kendimi gidiyorum, özellikle gece yürüyüşleri yapmayı seviyorum. Bazen de annemle birlikte gidiyoruz, bir tur atıyoruz. 

Bu süreçte biraz uyku problemleri yaşadım, normalde işe gidip gelirken çok rahat uyuyan bir insandım. Sanırım gün içindeki yorgunluk benim tatlı bir uykuya dalmama vesile oluyordu. Şimdi sürekli evin içinde olunca uykuya dalmakta güçlük çekiyorum. Bazen de o varlık ile yokluk arasında uyumaya çalışan bilincim, bana kısa süreli bir akış sağlıyor. O akış esnasında ise farklı bir boyut ile hemhal oluyorum. Bu dönem "hayatı sorgulama ritüellerini" bir kenara bıraktım. Her şey o kadar basit ve görece anlamsız ki, sanırım artık kendime yeni konular bulmanın zamanı geldi. Aşina olduklarımızdan daha aşinayız kendimize. Yelkenliniz hangi boyutta olursa olsun eninde sonunda bir karaya çıkıyorsunuz. Benimki de o hesap, kendime ait mevcudiyetim ancak diğerlerinin algıladığı kadar. 

Bugün bir e-kitap okuyucu aldım. Bu şekilde bir roman okuyup çabucak bitirdim, çok kullanışlı geldi bana. Sanırım kendisini seveceğim, her yerde okumaya devam etme fikri cezbedici. Tabii tüketmemek şartıyla. 

Bir ayda bunlar birikti sanırım, saat sabahın üç buçuğu. Kendimi yatmaya zorlasam iyi olacak. Yarın alışverişe çıkıp bir kilo fıstık almam gerek, çünkü fıstık ezmem bitti. Sağlıcakla.

21 Mayıs 2020 Perşembe

Aşk Durdukça

Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş, yeni düzene alışma çabalarımızın üzerinden de ortalama iki ay geçmiş. Zamanın akışı konusunda hep şaşırırım, hala şaşırıyorum. Tabii, bu süreçte online eğitime yoğun bir şekilde devam ediyoruz. 

Evde olduğum süreçte kendime çok daha iyi bakmaya başladım. Yaklaşık bir buçuk aydır her gün spor yapıyorum, 7 kilo verdim, beslenme düzenimi de değiştirdim, bunun sonuçlarını da hızla görmek beni mutlu ediyor. 

Toplumsal tarih okumaya başladım, güzel kitaplar okuyorum, vakit olursa arada onlardan da bahsedeceğim. 

Bu süreçte bazı gönül meseleleri de olmadı değil; gene bir şeyleri yürütemedim. Bu sefer farklı gelişse de, yine tek başıma olmaya göz kırptım. Oysa pek güzeldi, yeşil gözler, masum surat, çocukça, çocuksu bir merhaba. Bilinmez bundan sonrası ne olacak. Bir şiir, birkaç şarkı, birkaç söz ve yine elveda. 

Evde kalmak kısmına gelirsek, ben mutluyum. İş zamanı yapamadığım her şeyi yapmaya çalışıyorum, bir yerlere koşturmuyorum, topluluk içinde olmaktansa ev içinde olmak bana çok iyi geliyor. 

Yüksek Sadakat'in "Aşk Durdukça" diye bir şarkısı vardı hatırlar mısınız? Ne de güzeldir. 

"Belki sana yazarım uğradığım bir şehirden
Renkli bir kart atarım, Mekke ya da Kudüs'ten..."

25 Nisan 2020 Cumartesi

Sessiz Dil

Harfleri rastgele ve yan yana dizdiğinizde, anlamsızlığın içinden kendine has bir anlam çıkabiliyor. İnsanları rastgele ve yan yana dizdiğinizde, anlamsızlığın içinden kendine has yeni bir karmaşa çıkıyor. 

Dışarıdan iyi görünse de insanlarla olan ilişkilerim hayatımın hiçbir döneminde iyi olmadı. Hep kendine dönen, kendi ile yaşayan bir benliğim olduğu için; yanılsamaların toplamı beni hep kendimle baş başa bıraktı. İnsanlarla yakından iletişim kurmak, onlarla uzun süre konuşmak bana pek iyi gelmiyor. Çok fazla ses, çok fazla sözcük ve çok fazla hikaye var içlerinde. Hakikat ile hikaye arasında bir fark vardır; hakikat insanı yok eder hikaye ise var eder. İnsan kendi yazdığı hikayeler ile yaşamayı seviyor, sürekli hikaye anlatıyor. Hatta bazı insanlar bu hikaye yazma işini çok ciddiye alıyorlar, bir zaman sonra kendi yazdıkları hikayelere dönüşüyorlar. 

Hep insan sevgisinden, insan olmaktan, insanın toplumsal bir varlık olduğundan bahsedildi. Herkesin her konuda bir fikri var, herkes eninde sonunda kendi hikayesinde soluk alıyor, hırsla hayatını yazmaya devam ediyor. İkili, üçlü, beşli ve çoklu ilişkilerde; insanlar sizinle konuşurken, aslında kendileri ile konuşuyor. Herkes kendini anlatmayı o kadar çok seviyor ki, herkesin en az bir konuda verebileceği bir tavsiye var. İnsan olmanın yükü altında ezilen ve bu yükün farkında olan insan sayısı çok az. Her zaman için yorumsuz, sessiz bir dinleyici olmayı tercih ediyorum. Bunun bir sıkıntısı da; siz dinledikçe insanların daha fazla anlatması. Diyalog sevmiyorum, diyalog kurmak zul geliyor bana. Bir şeylere cevap vermek, satır satır, uzun uzun nutuk atan insanları dinlemek; çok ama çok yorucu. 

Dilin kendimizi ifade etmek için yeterli olduğunu düşünmüyorum; dil tek başına yeterli olsaydı dünya, tarihinde bu kadar çok vahşete tanık olmazdı. Dile anlam da yüklemiyorum, ifade biçimlerimize, kullandığımız sözcüklere, sözcüklerin anlamlarına; özünde hiçbir şeyin hiçbir nesnenin bir anlam taşımadığını düşünüyorum. Her cümleye "ben" ile başlarken, benliğimizin birer yanılsamadan ibaret olduğunun bile farkında değiliz. Herkes kendi ekseni etrafında dönüyor ve herkes kendi kabını dolduruyor. Az biraz tarih bilmek yeterli sanırım, insanlar tarihin hiçbir döneminde birlik olmayı başaramadı, başaramayacaklar da. Tıpkı birey olmayı başaramadığımız gibi. Sırf dil ile yaşayan insanlarız, dilde duygular arıyoruz, hata ediyoruz, kırılıyoruz, sonra tekrar o dil ile çareler arıyor ve konuştuğumuz dile sığınıyoruz. Kimi dili ile binbir ayıp örtüyor, kimi dilini teneşirle paklıyor. Kiminin diline pelesenk, kimi ise bir dirhem bir çekirdek. Kimi de hep sessiz hep kendi köşesinde, cebinde bir güneş ile. 

6 Nisan 2020 Pazartesi

Bir Başka Gecede

Elinde bir liste; kitaplar ve filmler. Bir de dizi üstelik. Sabah kalkıyor, kendine bir rutin de tutturdu. Hayatında ilk kez egzersiz yapıyor, o minik ayva göbek erisin diye. Bir de evin içinde hareketsiz ya, bacakları ağrıyor gece uykuya dalmadan önce. Alıştırmışlar sisteme, alışmış koşmaya, bacaklar belli ki hareket istiyor. Artık sabah erken kalkmıyor, odasının perdesini de hiç açmıyor, teknoloji ile aralarında soğuk rüzgarlar esse de, işini evinden yapıyor. Böyle de mümkün müymüş efendim? Tabii ki. 

Uzun süren sessizlikler, hayatı birkaç parçaya ayırırlar, sessiz kaldıkça zaman sanılanın aksine çok daha hızlı akar. Yıllarca hayal kurun dediler, düşleyin, daha fazlasını isteyin, bu sizsiniz, kendiniz olun, kendinize en güzelinden bir hayat bahşedin ve daha fazlasını  isteyin elbette. 

Şimdi gökyüzünde şimşekler dans ediyor, Schubert 20 nolu eserini kim için bestelemiş ola ki? Balthazar'a sadece bir eşek gözüyle baktılar oysa, bir insan olabileceği akıllarına bile gelmedi. Sonra aynı kefeye insanı da koydular, modern insanın modern sonatı. 

Herkesin bir yüzü yarımdır, o yarım yüzler de darda kalınca meydana çıkar. Bu hiç şaşmaz, siz 1966'dan kalma siyah beyaz bir film seyrettiğinizi sanırsınız, çünkü kolaydır öyle oturduğunuz yerden izlemek, peki ya yaşamak? Yaşamak da bu kadar kolay mıdır? Evvelinden öncesini bilemediğimize göre, tuhaf soruları da yanıtlayacak mecalimiz kalmasa gerek? Biri de çıkıp demiyor ki, "bak, kar yağıyor". 

Karanlık gecelerin sabaha varan uhrevi saatlerinde, insan kendini ne de güzel hissediyor. Uzun zaman olmuş insanın kendisini hissetmeyeli. Yeryüzü perdesini açmış, güneşin etrafında dört dönüyor. Herkes, aynı ekmeği yiyor. Bir takım felaketler ve ritüeller, acizliği çağrıştırıyor. Hep bunu düşünürdüm zaten, acizliğimizi. 

Balthazar filmin sonunda bir koyun sürüsünün ortasında öylece ölür kalır, Marie ise ortadan kaybolmayı tercih eder. İkisi de bir tür ölümdür. Balthazar'ın sırtındaki ceket bir kefen midir? O kefeni bir insan mı giymiştir? Ölüm anında bile terziye ihtiyaç duyulur. Kumaşa, dokuya, dikime, yeniden yaratmaya. İhtiyaç duyulmayan tek şey geçmiştir, ölüm anında geçmişe asla ihtiyaç duyulmaz. Gelecek ise an ve anın arasında beliren ince bir çizgide kaybolur. Gerisine akıl ermez ya, dönsün yine gün geceye ve yine sabah olsun. Ay, güneş ile dünyanın arasından usulca çekilsin. Hep böyle olmadı mı? Biri başladı ve biri bitti. Biri bitti ve biri başladı. 

9 Mart 2020 Pazartesi

Çöküş

Her gün saat 05.30'da kalk, 05.50'de evden çık, 05.58'de servise bin. 07.30'da işte ol. 08.10'da derslerin başlasın, 16.00'da servise bin, 18.15'de evde ol. Bol bol trafikte boynun ve başın ağrısın, İstanbul'un bir yakasından öbür yakasına kadar seyahat et. Kariyerin zirvesi dedikleri yer de böyleymiş, iyi kazan ama kendinden geriye bir şey kalmasın. Her yerde avazım çıktığı kadar okulsuz toplumu savunuyorum, çünkü bu çocuklar eğitim almak istemiyor, çünkü bu çağda bu çocukları beton binaların arasında sıkıştırıp akşama kadar oyalayamıyorsunuz. Sistem çöktü, finito.

Eve geliyorum ve öylece oturuyorum, tek bir his yok, tek bir hayal yok, tek bir umut ışığı yok, 28 yaşında, enerjisi tükenmiş genç bir adam, yorgun, yoğun, uykusuz, kalabalıktan sıkılmış, bu şehirden sıkılmış, kendi içine sıkışmış, kaba insanlardan sıkılmış, bedenine sıkışmış, bitmeyen kaostan sıkılmış, her yerde beton görmekten sıkılmış, okuldan, çocuktan, sistemden, hayatın düzeninden her şeyden ama her şeyden sıkılmış, sıkıldıkça sıkışmış. Yabancı'nın başkahramanı, sıkıcı Fransız edebiyatından bir yan karakter. 

Masamda duran Doğu Öykülerine, Bir Ölüm Bağışlamak'a ve Üç Kadın'a öylece bakıyorum. Artık edebiyattan, yazın sanatından, yazmaktan da umudu kestim. Kurgudan, sinemadan, gezip görmekten, yeni şeyler öğrenmekten ve en kötüsü kendimden de vazgeçtim sanırım. 

Böyle yazınca kulağa kötü geliyor, gelsin de, yazının gücü de bir yerlerde kendine olan inancını yitirdi. Söze bel bağlamayı seneler evvel bıraktım zaten. Şimdi masamın ölü sarı ışığının başına oturmuş, Rehber'den Büyük Saat'i dinliyorum, Uyar'a selam olsun, biz çoktan unuttuk dünya dediklerini misal. 

"Gerekli miydi gördüğün? Karanlık işte..."

6 Mart 2020 Cuma

Resim

Sonra wang-fo resimler yaptığı için suçlandı. Zalim imparator onu kendi resminin içine hapsetmeye çalıştı. Önce su durgundu, sonra suyun içinde boğuldu. Bir ressamı, kendi resminin içinde yok etmeye çalıştı. Çocukluğu, ilk gençliği, yetişkinliği; hep onun resimlerine bakarak geçti. Yalın çocuk, inmiş dünyadan. Ilık bir yaz akşamı ne demek, sıcacık bir bahar öğleden sonrası insana ne hissettirir bilemedi; hepsini onun resimlerinden öğrendi. Sonunda kehanet gerçekleşti, wang-fo imparatorun karşısına çıktı. "Yok edeceğim seni" dedi zalim imparator, bir imparatoru zalim yapan nedir? Bir dağın içinden saraya çıkan yolda; çırak gözyaşlarına boğuldu. Biliyordu, ölse de geri gelecek, düşler görecek, sonra iyi ki resimler yapmışım dedi wang-fo; kendi resmindeki denizin içinde bir kayığa bindi, küreğin başında çırak. İmparator sulara gömüldü. İnsan kendi yaptığı resmin içinde yüzebilir mi? İnsan kendi suretinin resmini çizebilir mi? Bir bilmece wang-fo, cevabı olmayan. Hep sondan bir önceki sırada bekleyen, sondan bir önceki fırça darbesini bekleyen.