21 Mart 2021 Pazar

Yeniden Göç Etmek

Tam bir ay olmuş yazmayalı. Hemen hemen hiç keyfim yok. Annemle birlikte bir süredir ev bakıyoruz, yeniden taşınacağız. Üstümde oturanların sesleri artık çekilir gibi değil. Bütün enerjim bitti, hiçbir şeye konsantre olamıyorum. Şu an hala evden çalıştığım için tahammülüm iyice azaldı. Sözde yeni bir site ama kullanılan malzemeler beş para etmez. Yukarıda oturan çiftin ne konuştuklarını, terlik seslerini, televizyonda ne izlediklerini, ışıkları açma kapama seslerini, her şeyi ama her şeyi duyuyorum. Sabaha kadar uyumuyorlar, sürekli topuklu terlikleri ile dolaşıyor. Çıktım uyardım yok, site yönetimine söyledim yok, ev sahibine haber verdim yok, artık başa çıkamıyorum. Psikolojim daha fazla bozulmadan başka bir eve taşınmaya karar verdik. Uyuyamıyorum, koşuyu ve sporu bıraktım, okumayı ve izlemeyi bıraktım, gerçekten çok bitkin bir haldeyim. Kaba saba, eğitimsiz insanlarla uğraşıp duruyorum. Ben aşağıdan bağırdıkçı yere inadına bir şeyler atıp eşya çekiştiriyorlar. Şu aralar hayatım gerçekten kabus gibi. 

Gündüz derslerimi yapıyorum, bitiminde hemen daire aramaya çıkıyoruz. Yoruldum da artık, hiç kolay işler değil. Oturduğum semt Anadolu yakasında ve pek de sevdiğim bir yer değil. Okulum Avrupa yakasında olduğu için normalde çok uzun bir mesafe gidip geliyordum her gün servisle. Okulun olduğu muhitte bir daire buldum, bu hafta oraya bakmaya gideceğim. İlk önce sesi test edeceğim, bakalım neler olacak. 

Hayatımda ilk kez böyle bir sorun yaşıyorum, resmen iki tane kör cahil insan yüzünden tüm huzurum bozuldu, düzenimi değiştirmek zorunda kaldım. Normalde okulların kapanmasını beklerdim, işler çok yoğun iken hareket edemezdim ama artık dayanacak gücüm kalmadı gerçekten. Sabahtan başlayıp ertesi sabaha kadar devam eden bir ses. İnanılır gibi değil. Kendi aralarında insan gibi bir konuşmaları yok, kadın sabahlara kadar saçma sapan bağırıp çağırıp üzerimizde tepiniyor. İstanbul, gerçekten yaşanacak bir yer olmaktan çıktı. Bu şehirden iyice kopmaya başladım, gitmek öyle çok gitmek istiyorum ki anlatamam. 

Ben müstakil, dubleks ve bahçe içinde bir evde büyüdüm. Bizim hiç böyle sorunlarımız olmadı. Ama bu şehirde çok katlı apartmanların, sitelerin içine tıkılmış durumdayız. Kendimi gerçekten çok sıkışmış hissediyorum, bunca betonun, sesin ve gürültünün içinde yaşamak istemiyorum. Mizacıma hiç uygun değil, lakin mecbur kalıyorum. Çalışmak, geçinmek, çalışmak, geçinmek bundan başka bir döngü yok hayatımızda. Biraz olsun özgür hissetmek, kimselere bel bağlamamak istiyorum. 

Bu süreçte her şeyi bırakıp gitmeyi düşündüm, son bir aydır aklımdaki tek şey bu. O sınıra ulaşmama çok az kaldı gibi hissediyorum. Bir gün gideceğim buradan, çok geç olmadan ve seni hiç özlemeyeceğim İstanbul. Burada bana yaşattığın tatsız anıların hiçbirini hatırlamayacağım, her şey iyi gidiyormuş gibi kandırmaya çalışsan da beni, bir gün senden tamamen kurtulacağım. Ve hiç ardıma bakmayacağım.

22 Şubat 2021 Pazartesi

Düş ile Nefes Arasında

Bazen gitmek istiyorum ama nereye gidebileceğimi bilmiyorum. Zihnimde, kalbimde sıkışan ve durmadan beni bunaltan bir his var. Sanki yaratıcı bir kaygı halinin gerginliği, üzerime eğilen kocaman bir gölge. Bu kadar genç bir yaşta neden bu kadar yorgunsun diye soruyorum kendime? Geçmişle olan bağım, geleceğe bakma ve umut etme kabiliyetinden yoksun oluşum ve elbette birtakım rasyonel sebepler bu durumun müsebbibi. 

Yorgun hissetmem çalışıyor olmamdan kaynaklı değil, yaşamın kendisinden kaynaklı. Günlük rutinleri sürdürmek, sabahtan akşama kadar bir sürü insanla iletişim kurmak zorunda olmak ve benzerleri. Kocaman bir oyunun içinde, sürüklenip durduğumuz bir kurguda hareket etmeye çalışıyor gibiyiz. Nesne hareket etmiyor, insan ise sürekli deviniyor. Bu açıdan nesne ile insan arasında hiçbir bağ olmadığını düşünüyorum. Böyle bir bağ olmamasına rağmen, giderek nesneleştiğimi hissediyorum. Yaşamak çok ağır bir deneyim, başlı başına çok zor. Düşüncelerimi bu durumun içinde saklı tutmaya çalışmıyorum, bunları derinden hissediyorum. 

İnsan olmak üzerine bir şeyler söylemeyeceğim, zaten bir sürü insan tasarrufsuz sözcükler sıralamış bu konu ile ilgili. İçimdeki bu ağır yükün geçmesi gerekir mi, daha fazla hafiflemem, bunun için çalışmam gerekir mi bilmiyorum. Zihnim çok karışık, hissettiklerimi tanımlamakta güçlük çekiyorum fakat diğerleri gibi de yaşayamıyorum. Her şey, özellikle de insan ilişkileri çok sahte geliyor bana. Bu oyunun içinde yer almak zorunda olduğum her an bu döngüden çok rahatsız oluyorum, kendime de ihanet etmiş gibi hissediyorum. Diğer insanların dert edindiği şeyleri bir türlü dert edinemiyorum kendime. Dünyevi şeyler ile meşguliyet, ruh ile meşguliyetten daha kolay olsa gerek. Kolay olanı seçmek ise ondan daha kolay olsa gerek. Bu kolay ile yaşarken insanlar, belki de en doğrusunu yapıyorlar. Yükten kaçıp, pahada hafif olanı tercih ediyorlar. Gözleri ise madden pahada en ağır olanda. Sonrası ise derin bir uyku, ne kaldı elinizde? 

İçimi, iç dünyamı seviyorum esasen. O sessiz adamı, gözleyen, susan, konuşmayan, okuyan, değerlendiren, sorgulayan, bir boşluğun içinde anlam bulmaya çalışan adamı. Fakat bir yerde tıkanıyorum, bir yerde diğerleri daha mı doğru yapıyor diye düşünüyorum. Şeylerin sessizliği, beni bir köşede kendimle baş başa bırakıp yoğun bir gürültüye uzanıyor. Bense elimde kalan kendim ile yeni bir zihinsel mücadelenin içine giriyorum. Niyetim kendimi kaybolup giden zamana eş tutmak değil, bizzat zaman ile makul olmak, zamandan bir parça taşımak. 

Bir gün herkesten uzak bir yerlere gitmeyi düşlüyorum. Pek düş kurmasam da, tanımlayamadığım bir yerleşimin içinde yalnızca kendime ait bir tahayyül eşliğinde gökyüzüne baktığımı, bir kedinin başını okşadığımı, istemediğim hiçbir şeyi, işi yapmak zorunda olmadığımı, kendi varlığımı, var oluşumu doyasıya hissedebildiğimi hayal ediyorum. Tüm bunları çıkardığınızda, geriye özgürlük denen bir şey kalmıyor. Bunca düzen, bunca yasa, bunca kural, bunca rutin, bunca ritüel; hepsi ölüm kaygısından mütevellit. İnsanın en belalı illeti, oysa çekincem bundan değil. Bir gün karanlığa karışacağımı biliyorum; maddi karanlığa giderek yaklaşırken, isteğim biraz daha uzaklaşmak. İçime çektiğim herhangi bir nefesi, gerçekten kendim olarak duyumsamak. 

İçimdeki hüzün sabaha erdiğinde, gündüzün düşü geceye karıştığında ve yüzümü güneşe dönüp derin bir nefes aldığımda, her şey bitecekmiş gibi. Bu ağırlıktan kurtulup, sonsuz bir yolculuğa çıkacakmışım gibi. Bu sefer olacakmış gibi. 

6 Şubat 2021 Cumartesi

Toplu Yaşayamama Kültürü: Bir Kent Hezeyanı

İstanbul'da yaşadığımız süre içerisinde üç ev değiştirdik; bunlardan ikisi site, bir tanesi de apartman dairesiydi. Her birinde türlü sıkıntılar yaşadık diyebilirim. Biraz, gözlemlerimden ve ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm "toplu yaşayamama kültüründen" bahsetmek istiyorum. 

Şu an oturduğumuz sitede ikinci kattayız, toplam sekiz kat var. Üstümüzdeki daireyi satın almış olan kişi bir devlet memuru, yirmi altı-yedi yaşlarında bir genç. Yeni evlendi, eşi de kendi yaşlarında bir ev kadını. 2021 yılına girdiğimiz şu günlerde, bir insanın ev kadını olabilmesini aklım almıyor. Çağ bu kadar gelişip değişirken, gencecik bir kadın neden ev kadını olarak hayatını devam ettirmeyi tercih eder inanın çok şaşırıyorum. Hiçbir şey üretmeden, bütün gün bir artı bir dairenin içinde yaşamak için nasıl haklı bir argümanı olabilir? Yaşladığında geriye dönüp baktığında, bu dünya için bir şey üretmemiş olmak, kendisine bahşedilmiş olan aklı kullanmamak ve ufkunu genişletmeden ev kadını olarak ölecek olmak onu hiç mi rahatsız etmez? Pek tuhaf. 

Sabah adam işe gidiyor, kadın ise öğleden sonra iki ya da üç gibi uyanıyor. Topuklu terlikleri ile elli metrekare evindeki tüm eşyaları oradan oraya çekiştiriyor. O topuklu terlikler ayağından hiç çıkmıyor. Akşam sularında eşi işten dönüyor. Yaklaşık bir saat kadar bir sessizlik oluyor, ardından son ses açılan televizyon ile gürültüleri yeniden başlıyor. İstisnasız her türlü reality şov programını izliyorlar. Adam arada maç izliyor ve tüm siteyi rahatsız edecek şekilde küfür ederek bağırıyor. Küfür ettiği sıralarda da eşi -neden olduğunu anlamadığım bir şekilde- kahkahalar atıyor. Sabaha karşı üç-dört sularında kadın bulaşık yıkamaya başlıyor. Mutfak musluğundan gelen ses olduğu gibi bizim evden de duyulduğu için istisnasız her sabah bu ses ile uykumdan uyanıyorum. Bulaşık yıkaması bittikten sonra saat beş gibi uyumayı başarıyorlar. Ertesi gün yine aynı hikaye. 

Bunları onlarla yaşadığım için değil, ses yalıtımı olmadığı için çok net bir şekilde duyuyorum ve biliyorum. Evimizde televizyon yok ve annemle çok sessiz, sakin bir aile hayatımız var. Erken yatıp erken kalkarız, evin içinde topuklu ayakkabı ile dolaşmayız, akşam belirli bir saatten sonra kısık sesle müzik bile dinlemeyiz, yüksek sesle bağırmayız. İstanbul'da oturduğumuz her dairede istisnasız bu problemi yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz. Bu şehir artık bu kadar nüfusu kaldırmıyor. Ucuz inşaat işçiliği ve malzemeden çalarak yapılan bina sayısı o kadar çok ki, kira için dolaştığınızda ilk etapta bunları tespit etmesi de bu işlerden anlamayan bizler için çok zor. Yıllardır içli dışlı yaşadığımız komşu tablosuna baktığımda ve sosyolojik bir değerlendirme yaptığımda görüyorum ki asla nazik, anlayışlı, iyi eğitimli ve gelişmeye açık bir toplum değiliz. Defalarca durumu site yönetimine bildirmeme ve kendim de evlerine çıkıp bizzat konuşmama rağmen, karşımda ne dediğimi bile anlamayan insanların olması gerçekten çok üzücü. Bazen yatak odamda yatamadığım için yastığımı ve yorganımı alıp salonda yatmak zorunda kalıyorum. Nereden tutsan elinde kalacak bir toplumun içinde yaşadığımızı düşünüyorum, hele ki İstanbul, gün boyu hiç bitmeyen bir gürültü bombardımanına ev sahipliği yapıyor. Görünen o ki, bizim gibi insanlar da anlayışlı ve kibar oldukları için her seferinde bir şekilde eziliyor. Durum gösteriyor ki, okulların kapanması itibari ile yeni bir ev bakmaya başlayacağım. Sanırım bu sefer aynı sıkıntıları yaşamamak adına, kiralamaya karar verdiğim binadaki insanların kapılarını tıklatıp sorun yaşayıp yaşamadıklarını soracak ve gürültü olayını en az hissedeceğimiz bir çatı katı dairesi tutacağım. Hem uykumu hem günlük yaşam konforumu ziyan eden, sürekli okuduğum metinleri elimden bırakmama sebep olan bu insanlara da diyecek bir şey bulamıyorum. Bazı insanların hayata ve topluma hiçbir katkı sağlamadan gamsız bir şekilde yaşıyor olmalarına da asla bir anlam veremiyorum. Bu insanların sayılarının bu kadar çok olması, toplum olarak yakın gelecekteki umutlarımı yerle bir etmeye yetiyor. Ki bahsettiğim bu çiftin nasıl bir çocuk yetiştireceklerini de tahmin edersiniz. Ben bir öğretmen olarak çok rahat tahmin edebiliyorum.

26 Ocak 2021 Salı

Tatil Neşesi

Epey olmuş yazmayalı, yoğun bir dönemden geçtik. Nihayet yarıyıl tatiline çıkabildik, ben de derin bir nefes alabildim. Sevdiğim arkadaşlarımla Gülhane'de bir buluşma yaptık, pek güzel oldu. Aylardır çok sevdiğim tarihi yarımadayı ziyaret edememiştim, oysa ki İstanbul'da en sevdiğim yerlerden biridir. Pandemiden önce sürekli gider, Cağaloğlu'ndaki yayıncıları tek tek dolaşır ve bir çanta dolusu kitapla geri dönerdim. Bu sefer de öyle yaptık, yine bir sürü kitap ile döndüm eve. 

Arkadaşlarımla bir klasik eserler kulübü kurduk. Hem yazıldığı dönemin tarihini tartışacak hem de metinler üzerine sohbet edeceğiz. Her ay bir eser, ay sonu ise tartışma buluşması. Pek keyifli olacağa benziyor. 

Bu aralar yoğun bir şekilde tarih okuyorum fakat hiçbir şekilde edebiyattan vazgeçemiyorum. Önümüzdeki süreçte İngilizce edebiyat metinlerine başlamayı planlıyorum. Kendime minik bir seçki yaptım. Bununla paralel olarak, yıllar önce çok severek izlediğim Downton Abbey isimli diziye tekrar başladım. Yeni şeyleri kabullenmekte yaşadığım zorluk burada da belli ediyor kendini sanırım. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde bahsettiği eşyanın karakteri, bende de eşya üzerinde bir bağlılık oluşturuyor. 'Yeni' tutkum olmadığı için, var olan şeylere geri dönüp duruyorum. İngilizce edebiyatta ise ilk durağım, E. M. Forster'ın "Maurice" isimli eseri olacak.

Tatilin üç hafta olması beni çok memnun etti, bazı planlar yaptım fakat bu hafta sürekli yağmur yağdı. Bu sebeple pek bir yere gidemiyorum. Yağmurlar dindiği gibi mini turlarıma başlayacağım. Bir de Kuzguncuk'u ve Belçika çikolatalı kurabiyesini çok özledim. Sanırım ilk durağım orası olacak sonra yine tarihi yarımada. Tatil insana ne kadar iyi geliyor öyle değil mi? Özellikle tatil vakitlerinde okumaya yeterince zaman ayırabildiğim için kendimi iyi hissediyorum. Çalışırken haftada bir kitabı bitirmem bile çok zor oluyor. Keşke düzen bizi bu kadar büyük bir boyunduruk altında bırakmasa, keşke yaşamak için para denen şeye mecbur olmasak. Sanırım o zaman içimdeki bu var oluş sancısı da bir nebze olsun hafiflerdi. 

4 Aralık 2020 Cuma

Budala

Dostoyevski yolculuğunda üçüncü durağım "Budala" oldu. Bu metinde "Karamazov Kardeşler" ile "Cinler" adlı metinlerden daha farklı bir atmosfer var. Dostoyevski, Budala'da saf, katışıksız ve olduğu gibi temiz bir karakter yaratmak istemiş. Hakikaten de Prens Mışkin böyle biri. Gerçek hayatta bir Prens Mışkin tanıyabileceğimizi zannetmiyorum, ya da şu ana kadar benim karşıma böyle biri çıkmamış olabilir. 

İnsanlar kendisini "budala" olarak adlandırsa da, o kendi varlığına asla ihanet etmez. Olduğu gibidir ve tekdüze de değildir. Duygusal olaylar karşısında ne yapacağını bilemese de epey zekidir. İsviçre'den Rusya'ya uzanan macerası boyunca, bir günde tanıdığı insanlarla şekillenen hayatı onu bambaşka bir yolculuğa sürükler. Bunun içinde bir aşk hikayesi de var; hatta yaptığım araştırmalarda okuyucular bu metindeki durumu büyük bir aşk olarak değerlendirmişler fakat bunun hatalı olduğunu düşünüyorum. Roman boyunca hiçbir şekilde gerçek, saf ve büyük bir aşktan söz etmek mümkün değil. Prens'in Filippovna'ya karşı hissettikleri bana kalırsa asla aşk değildir. Zaten metnin içinde kendisi de bunun bir acıma duygusundan kaynaklandığını itiraf eder. 

İlginçtir ki Dostoyevski'nin çoğu metninde muhakkak tutkuları ve saplantıları ile hareket eden bir karakter vardır. Karamazov Kardeşler'de Mitya'dır bu mesela. Budala'da ise bu karakter Rogojin'dir. Kendisini çözebilene aşk olsun. Metnin baş karakterlerinden biri sayılabilecek Aglaya Yepançin'den ise hiç hoşlanmadım. 

Budala'yı başarılı bulmakla birlikte bir Karamazov Kardeşler olmadığını söyleyebilirim. Prens Mışkin'in, edebiyat tarihinde belki de eşi benzeri olmayan bir karakter olması, metnin en ilgi çekici bulduğum yanı. 

Keşke diyorum, hayatımda Prens Mışkin gibi bir dost olsa. Sonra da diyorum ki, belki de olmaması daha iyidir. 

29 Kasım 2020 Pazar

Truth and Justice

Estonya'dan bir masal, bir sinema şöleni. Soğuk bir atmosfer, tarihte en sevdiğim yıllar olan 1800'ler. Muhteşem doğa manzaraları ile pek çok insanın hayat mücadelesi bir bütünlük oluşturmuş filmde. 

İzlekte, hayata dair her şeyi buldum desem abartmış olmam sanırım. Tıpkı bir Tolstoy romanı gibi, romanesk havası ile doğa manzaralarının uyumu filmin muhteşem bileşimini oluşturuyor. 

Sevgi, iş ve emekten sonra mı gelir? Bizi var eden doğaya borcumuz nedir, insanoğlunun kişisel evreni ile doğanın var olan gücü arasındaki savaşın galibi kimdir? Veyahut savaşta her zaman bir galip mi gereklidir? 

Kendimizi var ederken, insani duygulardan sıyrılmanın bizi koruduğunu ve çoğu zaman bir zayıflık olduğunu düşünüyoruz. Oysa filmde de aynen söylendiği gibi; aidiyet duygumuzu oluşturan toprak değil de sevgi. Ve sanırım bu filmin bilgesi genç yaşında hayatını kaybeden çiftliğin hanımı. 

Bunca hayat mücadelesinin içinde kendimizi var etmeye çalışırken yok oluyoruz. Sorunlu komşunun da söylediği gibi; hayat orak karşısında bir saman. Bir alev, bir basit eylem inşa ettiğimiz her şeyi yıkmaya, kesip biçmeye ve yok etmeye yetiyor. 

Uzun süredir bu kadar iyi bir film izlememiştim. Sade, açık, net ve bir o kadar da düşündürücü. Romanlarda ve sinemada, bir ömrü anlatan hikayeleri severim; bir karakterin yaşamı ya da bir hayatın izleri genelde bende farklı bir duygu oluşturur. 

Öyleyse doğruluk ve adalet nedir? Dünya kime doğrudur, kime adildir? Cevaplarını bilmediğimiz soruların peşinde koşmak bizi nereye götürür? Hayat nedir? 

Belki bir tutam cevap bulduk, belki de yine hiçbir şey anlamadan yolumuza devam ettik. Ta ki beklenen son gelene, ömür tamamlanana kadar. 

15 Kasım 2020 Pazar

Cinler

Karamazov Kardeşler'den sonra okuma yolculuğuma Cinler ile devam ettim. Dostoyevski'nin metinleri üzerine konuşmak, bir şeyler yazmak kolay değil. Bazı metinleri okuduktan sonra üzerine bir şeyler söylemek zordur, metin okurken size şahane bir edebi şölen yaşatır, siz de metin ile birlikte yaşar ve her şey bittikten sonra da metni yaşatmaya devam edersiniz. Dostoyevski sanıyorum ki böyle bir yazar. 

Dönem Rusya'sında epey kalabalık bir kurgu ekibi ile birlikte ilerler metin. Yer yer Rus insanı hakkında o bildiğimiz usta işi eleştirilerini sıralar Dostoyevski. Cinler'de, dahil olduğu örgütten ayrılmak isteyen bir gencin infazından yola çıkarak yeni bir kurgu yaratır yazarımız. Epey farklı karakterlerle dolu olan metnin bana kalırsa en ilginç kişisi Stavrogin'dir. Onun ruh halini anlamak, başarma arzusu ile olduğu yerde kalma isteği arasında gidip gelen o ince çizginin, hem haz hem de acı ile bütünleşmesi söz konusudur Stavrogin'de. Elinde var olan şeyler o kadar fazladır ki, usta işi bir maharetle hepsini yok etmeyi başarır. Kaldı ki, bu uğraşı içerisinde pek çok insanı da heba eder. Heba edilenler ise bir köşede yok olup gider fakat Stavrogin'in içindekiler yaşamaya devam eder. 

Taşralı olmak ile değişen Rusya'nın modern çehresine ayak uydurmak arasında gidip gelen karakterlerin iç hesaplaşmaları dikkat çekicidir. Politika ile yakından uzaktan ilgili olmayan fakat yaşadıkları dönemin siyasi koşulları içerisinde kendini var etmeye çalışan bir sürü metin kişisi çıkar karşımıza. Gerçekte var olmayan bir örgütten hayali bir gerçek yaratmışlar ve buna inanılmaz biçimde inanmışlardır. Politik aklın dönem Rusya'sı ile birleşmesi ile ortaya çıkan kurgu, bazı bölümlerinde insanı dehşete düşürür. Politik bir var oluş ile harekete geçen karakterlerin, içinde bulundukları taşrada kendilerine yarattıkları bir internasyonal vardır. Örgütlü olmak, çarı eleştirmek, sosyalizme meyletmek bir yana; karakterlerin metin boyunca sürdürdükleri bu düşünce dünyası sonunda bir genci öldürmeleri ile sonuçlanır. Bir zamanlar mağrur olduğunu düşündüğüm Şatov, bir anda maktul olur. 

Metnin farklı karakterlerinden biri de Kirillov'dur. İntihar düşüncesi üzerine kafa yoran, hiç olmak ve var olmak arasındaki düşünsel istekleri arasında Tanrı olma fikrini eyleme dönüştürmeye çalışan oldukça ilginç bir karakterdir. Metnin içinde dikkatimi çeken düşünceler hep Krillov'a aitti. 

Cinler, en iyi politik metinlerden biri olarak görülüyor. Lakin Cinler'i tek başına politik metin kategorisi içinde ele almak bana pek doğru gelmiyor. Dostoyevski'nin tüm metinleri az ya da çok politiktir. Zaten insan hayatı da olduğu gibi politiktir. Özellikle Stavrogin'in psikolojisi ile ilgili çıkarımlarla dolu olan bölümlerin büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Karamazov Kardeşler'in Smerdyakov'u ile Cinler'in Stavrogin'i arasında bazı bağlantılar keşfettim. Sanırım Stavrogin, şu ana kadar okuduğum metinler içinde en ilginç karakter oldu. 

Dostoyevski, yaşadığı çağı anlayabilme ve anlatabilme yetisine sahip bir yazar. Düşünsel açmazları bazı kurgularında karışık bir atmosfer yaratsa da, bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirdiğimizde; onun gibi başka bir yazar daha okumadığımı söyleyebilirim. Her gün bir şekilde ritmini bozduğumuz ve yeniden yoluna koymaya çalıştığımız kişisel hayatlarımız, az ya da çok politize edilmiş durumda. Bize de kendi hayatlarımızı oturup değerlendirmek, ele alıp var olmaya çabalamak kalıyor. Olmak ile var olmak arasında bir fark olmalı. 

17 Ekim 2020 Cumartesi

Karamazov Kardeşler

Bugün, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler isimli metnini bitirdim. Yaklaşık iki haftalık bir yolculuk oldu benim için. İletişim Yayınlarından, Ergin Altay çevirisi ile okudum. 

Bir baba ile üç oğlu arasındaki ilişkileri anlatsa da, metin sanırım başlı başına hayatın tam da kendisi. Kurt Vonnegut bu metin için şöyle demiş: "Hayatta öğrenmek istediğiniz ne varsa hepsini Karamazov Kardeşler'de bulursunuz."

Bana kalırsa Fyodor Pavloviç'in üç oğlu hayatta boğuştuğumuz üç temel yönü yansıtıyor: Büyük oğul Mitya için tutku ve şehvet, ortanca oğul Ivan için akıl ve mantık, küçük oğul Alyoşa içinse masumiyet ve iyilik diyeceğim. Yalnızca meta ile var olabilen fakat bana kalırsa oldukça da zeki bir adam olan Fyodor Pavloviç'in yaşamı, kendisinin hiç de beklemediği bir son ile bitiyor. Babanın hayatının bittiği yerde, oğulları kendilerini var etme savaşı veriyor. Mitya, babası ile girmiş olduğu rekabetin sonucunda talihsiz bir vaziyetin içine düşüyor. İnsanoğlunun içindeki tutkuyu ve şehveti yansıtan büyük oğul, aynı zamanda hukuksuzluğun girdabında boğuluyor. Metin boyunca Mitya'nın karakterinde beni kendine çeken bir şeyler bulamadım lakin yaşadıklarından çok etkilendim. 

Metindeki favori karakterlerimden biri Ivan oldu, bazı açılardan onu kendime benzettim. Soğuk ve mesafeli bir yapısı olan Ivan, kendi düşüncelerine ve zihnine sıkı sıkıya bağlı. Çağın masumiyetini temsil eden iyi kalpli küçük oğlan Alyoşa ise; henüz tam yolunu bulamamış masum bir melek. Onu da bazı açılardan kendime benzettim. 

Üç kardeşin babalarını tanımaları ve babalarını kaybetmeleri arasında geçen uzun süre boyunca satırların çoğunu büyük bir merakla okudum. Dostoyevski'nin kalemine diyecek hiçbir sözüm yok, Rusya; topraklarında böyle bir kalem yetiştiği için çok şanslı. 

Metnin en ilginç karakteri ise Smerdyakov'du bana göre. Kişiliği, yapısı ve kendi olma çabası ilk etapta dikkat çekmese bile, metnin kilit karakteri olmayı başarıyor. Metindeki en zeki fakat en duygusuz karakterin de o olduğunu söyleyebilirim. Yaşamın onu savurduğu noktada, sanki çocukluğunun intikamını alıp bu dünyadan çekip gidiyor. Hem ürkek hem de cesur bir karakter. İnsan; geçmişi muamma olunca geleceği daha hızlı görmek istiyor. Zihninden geçenleri tam olarak anlamak mümkün değil; duymuyor duyumsuyor. 

Metin yalnızca baba ve oğulları arasında ilerlemiyor; Rus ülküsü, toplum yapısı, tarihi, sosyalizm, din ve dünya işleri üzerine öyle bölümler var ki; insan gerçekten okurken hayret ediyor. Özellikle "büyük engizisyoncu" ve "mahkeme" bölümlerinde soluğum kesildi. En çok hüzünlendiğim yer de İlyuşacığın hayatı oldu. 

Bir metin okursunuz ve metin sizi sağaltıp dönüştürür, elbet her metin yapamaz bunu. İnsan değişmez fakat kulağına bir parça öykü çalınır. Siz de kendi öykünüzle okuduğunuzu birleştirip yol alırsınız. Böylesine bir metni açıklayabilmek, üstüne laf da söylemek hiç haddime değil. Zaten genel olarak bunu başaramadım okuduğunuz üzere. Son olarak şunu söylemek isterim; bu metni okumadan hayattaki yolculuğunuzu tamamlamayın. Belki yolculuk bitince masum İlyuşacık ile karşılarız bir yerlerde. 

16 Ekim 2020 Cuma

13 Ekim'e Bir Not

13 Ekim, doğduğum gün. Babamın; annem ile beni bir doğum hastanesine bırakıp terk ettiği gün. Acı ile dünyaya gelmek ile neşe ile dünyaya gelmek arasında bir fark olmalı. İnsanı yok eden ve insanı yeniden var eden bir fark. Hep bu hikaye ile büyüdüm, çocukluğumda arkadaşlarım hep babamın nerede olduğunu sorarlardı; doğru düzgün bir cevap veremezdim 'yaşıyor' derdim, 'yaşıyor, gelecek elbette bir gün...

Gelmedi, annemle birlikte büyüdüm. Neler olup bittiğini ancak büyüyünce fark edebildim. Hayatın eğrisinin doğrusunun olduğuna inanmam; bizi var edenin yalnızca hikayeler olduğunu düşünüyorum. Bir de acı. Acı ile büyümek, acının olduğunu bilerek var olmaya devam etmek bence yaşayabilmenin kendisi.

Yirmi dokuz yaşına girdiğim şu günlerde, geriye dönüp baktığımda hep bir yaşam mücadelesi olduğunu görüyorum. Şimdi beni ben yapan, ismime yeni anlamlar yükleyen, biriktirdiğim hikayelerim ile sadece ben. 

Birbirimizin acısını anlayabilmemiz mümkün değil; var oluşumuz bunu olanaklı kılmamış. O yüzden insanların; "seni çok iyi anlıyorum" gibi saçma sözlerine asla inanmadım. Karşıma bazı insanlar çıktı, inanmak istedim, hayal kırıklığına uğradım. Herkesin kendi ile meşgul olduğu, kendine yonttuğu, kendi ile derdi olduğu bu dünyaya çok kırgınım. İçimde olup bitenler, beni yıllar içinde insanlardan uzaklaştırdı. Duygularımı da kendime sakladığım için, hep geri adım attım. Şu son birkaç yılda; çok fazla insan beni sevdiğini söyledi, ellerimden tutmak istedi. İnancım öylesine köreldi ki, yalnızlıklarını devşirmek isteyen, kendi ölümcül yalnızlıkları ile kendilerini var edemeyen bu insanlardan hep kaçtım. 

Annemin ölümcül bir rahatsızlığa yakalandığı altı yıl önce, o gece, hastaneye adım attığımda iki yıl boyunca hastaneden çıkamayacağımızı bilmiyordum. Bir baktım ki bir başımayım. Yüklenmem gereken kocaman bir sorumluluk var, üstelik çok da belirsiz bir süreç. Bir gece yarısı yoğun bakımın lavabosuna girdim usulca. Kimsecikler yoktu, aynaya bakıp uzunca bir süre ağladım. İnsanın kendisi ve gerçek ile baş başa kalması ne demek o an farkına vardım. Ağlayan gözlemlerimle kendime bir söz verdim; bir başına da başarabilir, anneni kurtarabilirsin. Derslere devam etmeye başladığım dönemde öğrencilerimin yaşları gereği durumumu anlaması mümkün değildi. Derslerimi işleyip on dakikalık arada lavabolarda ağlayıp hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim. Şimdi, geriye dönüp baktığımda ne ara yirmi dokuzuna basmış bir adam oldum, anlam vermeye çalışıyorum. 

Bazı hikayelerimiz var, bizi biz yapan, acılarımız çok değerli. Hala kendi başına ayakları üzerinde durmaya çalışan ve artık güçlü de bir adamım. İnsanın başkasının derdini anlaması mümkün değil, duygularınız da, dertleriniz de sizinle birlikte kendilerini var edip bir müddet sonra yok oluyorlar. 

Hayatı toz pembe yaşayan insanlardan çok açık bir şekilde hoşlanmıyorum, çünkü hayat böyle değil. Üstelik hayatımın beş yılını böyle bir insan ile geçirdim. Ne acı...

Şimdi kendimle, acılarımla, buruk tebessümüm ile huzurlu bir adamım. Otuza bir kala, yirmilere henüz veda etmeden; kendim için sessizliğimi ve sakinliğimi korumaya devam edebildiğim bir dünya diliyorum. İnsanın kendini anlatması zordur ya, içimde tarif edemediğim iyi bir adam var. Hoş geldin yirmi dokuz, olduğum "beni" yarattığın için minnettarım sana.

9 Ekim 2020 Cuma

Satantango

Satantango yani şeytanın tangosu, bir başlangıçtan ve hiç bitmeyen bir sondan ibaret gözümde. Bela Tarr, dünya sinemasının en büyük hazinelerinden gözümde. Çocuktan yetişkine, doğadan varlığa, olmaktan yokluğa kadar betimleyemediğimiz, anlam veremediğimiz ne varsa Satantango'da bulmak mümkün. Aforizmalar çıkarmayacağım ya da buna benzer yorumlarda bulunmayacağım. Lakin başlı başına, bir hissin, bir çok hissin kesiştiği bir an sunuyor bu film. Hiç bitmeyen, insanı olduğu gibi anlatan, zaafları, umutları ve beklentileri birleştirirken; insanın hem acziyetini hem de nasıl da fütursuzca var olabildiğini sergiliyor kanımca. Çelişkili duyguları severim, bir yere varmaktan çok daha iyi ve doğru gelirler bana. Satantango ise çelişkilerle dolu, üstelik bir dengenin üzerinde.

İrimias ve Petrina, gelmelerini beklediğimiz mucizeleri temsil ediyorlar bana göre. Mucize geliyor gelmesine ya, hiçbir mucize beklendiği gibi olmuyor hayatta. Mucizeye inanmak ve gerçeği var kılmak arasındaki amansız uçurum, insanı oracıkta olduğu gibi bırakıyor. Mucize arıyorlar, zenginlik arıyorlar, yollara düşüyorlar, birleşseler mi yoksa ayrılsalar mı bilemiyorlar, ihanet etmek istiyorlar, akıllarından türlü türlü fenalıklar geçiyor, sonunda tüm ikiyüzlülükleri ile bir araya geliyorlar, insan ortak olmayı hiç başaramıyor, yalnızca hayal ediyor, o da sanırım sırf kendi rahatı için. 

Bir kurtarıcı düşlüyorlar, çünkü özgürlük istemiyorlar, özgürlükten korkuyorlar, onun yerine biraz parayı, biraz da karınlarını doyuracak ekmeği tercih ediyorlar. Pencere kenarlarında, tarlalarda, yol kenarlarında, fırtınanın içinde, yağmura bulanmış, elleri cebinde, biraz para biriktireceğim diye, biraz daha fazlası olacak diye, para ağacına inanan, içinde her koşulda bir inanç taşıyan, inanç devşiren, olduğu gibi insanoğlu. Hep başlarında onları yöneten biri olsun istiyorlar, özgürlük demek dert demek.  

Satantango üzerine söylenecek çok söz var elbet, yedi küsür saatin sonunda insan uzunca bir süre düşünme ihtiyacı duyuyor. Sanırım bu film, hayatın kendisini anlatıyor. Olduğu gibi, hükümsüz ve bir başına.