analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2022 Pazar

Eurovision 2022

Çocukluğumdan beri Eurovision şarkı yarışmasını takip ederim. İçimde çocuksu bir heyecan uyandırır bu yarışma. Aylar öncesinden şarkıları dinlemeye, klipleri izlemeye ve değerlendirme yapmaya başlarım kendimce. Bu yıl da gelenek bozulmasın istedim, biraz değerlendirme yapmaya geldim. 

Yarışma, önümüzdeki hafta İtalya'da gerçekleşecek. Geçen yıl, Maneskin adlı İtalyan grubun kazanması ile birlikte İtalya güzel bir çıkış yakaladı. Bu sene yarışmaya Mahmood ve Blanco, Brividi isimli şarkıları ile katılıyor. Mahmood, Soldi isimli şarkısı ile yarışmaya 2019 yılında katılmış ve ikinciliği elde etmişti. İtalya'nın bu yılki şarkısını da beğendim. Bir Soldi havası olmasa da başarılı bir şarkı. Sanıyorum üst sıralarda yer alacaktır. 

En beğendiğim şarkılardan biri Portekiz'e ait. Maro isimli şarkıcının seslendirdiği Saudade isimli şarkıda yerel ezgiler var. Sıradan ve basit pop şarkılarının yer aldığı yarışmada naifliği ile parlıyor şarkı. Etnik ezgileri çok seviyorum, bu nedenle bu sene desteklediğim ülkelerden biri Portekiz. 

Bir başka favorim ise Hollanda. S10 tarafından seslendirilen şarkının adı De Diepte, Flemenkçe bir şarkı. Solistin sesi, tavrı ve şarkının bende bıraktığı hissi çok sevdim. İyi bir derece almasını umuyorum. 

Portekiz ve Hollanda dışında favorim diyebileceğim bir şarkı yok. Yine de melodilerini beğendiğim, birkaç kere açıp dinlediğim şarkılar da oldu. Örneğin Estonya'nın şarkısını başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Cyprus'un şarkısı da hoşuma giden melodiler arasında yer alıyor. Ülkelerin kendi dillerinde yarışmalarını seviyorum. Yunanca oldukça beğendiğim bir dil, bu açıdan şarkıyı ayrıca beğendim. Ermenistan'ın şarkısı da bana iyi hissettiren şarkılardan biri oldu. Bahsettiğim ülkeler dışında bana hitap eden, dinleme listeme alabileceğim başka bir şarkı yok. Biraz sönük bir yıl olacağını düşünsem de, yarışmayı izleyecek olmak bile heyecan verici olacak. Umuyorum müzik kazanır. 

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Kitapçı Günlükleri

Oturduğum muhitte nispeten bana yakın üç adet kitapçı var. Biri yerel ve dini bir kitabevi, ona gitmiyorum. En son sprey boya sormak ve anneme güllü yasin kitabı almak için gitmiştik. Diğer ikisi eş değer sayılabilir, etrafta nam salmış ünlü kitapçılardan. İkisine de eşit oranda gidiyorum. Hatta haftanın beş günü falan gidiyorum, kitap almasam da gidiyorum. Kafe mantığı. 

Kitapçıya gittiğimde en az yarım saatimi orada geçiriyorum. İçerisindeki koltukları asla sevmem. Çok nadirdir oturduğum, yorgunsam şayet. Kitapçılar içerisindeki koltukları sevmediğim kadar koltuklarda kitap okur gözüken, kitabı yarım saat evirip çevirip göz ucu ile etrafı izleyen insanları da sevmiyorum. Kitapçı içi koltuk olayı bana epey totaliter geliyor. Ben sürekli ayakta dikilirim. Hatta kitabı incelerken çömelirim. Kasada saatlerce satış yapan elemanlara da haksızlık. Sen koltukta oturmuş dinlenip sözde kitap karıştıracaksın, kitapçıda bir ömür geçiren kasiyerler sürekli ayakta. 

Kitap bakarken kitapçılara gelip giden insanlar ve yaptıkları seçimler de dikkatimi çekiyor. Bu akşam Yalçın Tosun'un "Peruk Gibi Hüzünlü" ve Andre Gide'nin "Isabella" isimli kitaplarını almak için gitmiştim. Önce içeriye genç bir çift girdi. Kadın din ve mitoloji kısmına yönelip çok faydalı dualar tarzında bir kitaba baktı. Eşine gösterdi, bundan bizde yok alalım dedi. Eşi de evde bir sürü dua kitabı var, hem duanın çok faydalısı mı olur tövbe dedi (en azından adamın aklı başında olması beni sevindirdi). Kadın ısrar etti ve çok faydalı dualar kitabını alıp kitapçıdan çıktılar. Ardından elinde cep telefonu gümbür gümbür bir kadın geçti önümden. Amacı telefon ile konuşabileceği sessiz bir yerler aramakmış sanırım, ayaküstü on dakika kadar telefonda dedikodu yaptı ve kitap almadan çıkıp gitti. 

Bir sonrakiler maaile gelmişler. Üç tane ortaokul talebesi ve ebeveynleri. Tarih kitaplarının gereksizliği ile ilgili birkaç tane espri yaptıktan sonra çocukları Elif Şafak'ın son kitabı "Havva'nın Üç Kızı"nın bulunduğu rafa yöneldi. Nasıl yönelmesin insanlar? Kitapçının camında benim iki katım kadar bir afişi var. Gören geliyor hesabı, çorapçı, doncu gibi. 

Tabii tüm bu hadiseler yaşanırken ben bir yandan kitap bakmaya devam ediyorum. Kulak kabartıp şahit olduklarım bazen ağzımı açık bırakır derecede enteresan olabiliyor. Uzun süre kitapçılarda sürten, fena sayılmayacak derecede okuyabilen bir insan olarak ülkece kitap seçimlerimizin bir vehametten öteye gitmediğini söylemek isterim. Elbette insanların kitap tercihleri ile alay edecek, onları kitap tercihleri ile yargılayacak değilim. Ne haddime, haşa. Lakin kaliteli kitaplar ahenkli içerikleri ve güzellikleri ile alınmayı beklerken ellerin hep bestseller kitaplara ve incir çekirdeğini doldurmayacak eserlere gitmesi beni çok üzüyor. 

Tam kasaya yönelmişken telefon ile bir kitap siparişi geldi. Kürk Mantolu Madonna'yı duyunca bir sevinir oldum. Kasadaki kadına doğru istemsizce sırıttım, diğer yandan Sarah Jio ismini duyunca bir hüzünlendim yüzüm düştü. Sabahattin Ali ve Sarah Jio. İkisi bır arada. Hemen parayı ödedim, kitaplarıma sarına sarına kan ter içinde eve döndüm. Kitaplığımdaki Sabahattin Alilere baktım. Yine sevindim. 

25 Ekim 2015 Pazar

Henry James: Daisy Miller

Soylu Winterbourne ve yaşam dolu bir genç kız olan Daisy Miller'ın güzel ve acıklı hikayesi. Bir de ortada bol soslu İtalyan pizzası kıvamlı bir karakterimiz var ki, ismi Giovanelli. 

Esasen Henry James; roman boyunca karakterler üzerinden toplumsal yapıları ve yargıları kurcalar, tartışır. Avrupa'nın toplumsal yapısı ile Amerika'nın toplumsal yapısı arasındaki fark göze çarpar. Farklı kültürlerin birbirlerini tanıma evrelerinde yaşamış oldukları vakıalar, olay örgüsüne Daisy ve Winterbourne de karışınca daha da ilgi çekici hale gelir. 

Ben, Winterbourne karakterini Downton Abbey dizisindeki Mary karakterine benzettim. Evet Mary bir kadın lakin ikisinde de cinsiyet ayrımı gözetmeksizin pek çok ortak özellik olduğunu söyleyebilirim. Kendilerine has bir asaletleri, vakur tavırlarından ödün vermez edaları ve başları dik popoları hafiften kalkık halleri aynıdır. Daisy ise oldukça neşeli, gezip tozmayı seven ve bir türlü kıçının üzerinde oturamadığı için hastalanıp ölen, güzelliği aşikar genç bir kızdır. 

Her ikisinin kavuşamamasında suçlu bir taraf aranacaksa şayet, bence suçlu Daisy'dir. Pek olgun bir kız değildir kendisi. Winterbourne gibi vakur bir adamın, her hareketini hoş görmesine ve kendisini sevmesine rağmen onu Giovanelli ile kıskandırmaya çalışır. Elbette davranışları dönem için dikkat çekicidir. Tam bir dedikodu malzemesidir çünkü o Amerikalı bir kızdır. Kitabın içerisinde yer yer yer alan Amerikan övgülerinden de anlaşılmaktadır ki Amerika başkadır, çok başkadır. Hatta daha da üstündür. Tabii bu biraz da sizin değerlendirmenize bağlı. 

Netice itibari ile Daisy son sayfalarda ölür. Bence bu Winterbourne için çok daha hayırlıdır. Ne bileyim, olaylara biraz sert mi bakıyorum bilmiyorum lakin Daisy karakterinden pek hoşlanmadığımı gayet iyi biliyorum.