30 Temmuz 2013 Salı

Saki



Tatildeydim nicedir,Ege kıyılarında minik bir kasabada.Sevdiklerimle.Kediler ve köpekler vardı kaldığımız yerde bir sürü.Aristo,Ciguli ve Boncuk.Sere serpe.Gökyüzü ise begonvillerle örtülü.Biraz olsun unutuyor insan derdini;kitaplara,denize ve güneşe kaptırıyor kendini.Bir yandan da güneşin ve denizin sessizliği alıp götürüyor sizi,sanki bir şeyler anlatmak istiyorlar.Konuşamamak,susmak zorunda kalmak ne kadar zor oysa.Ne büyük bir sabır.O yüzden hayranımdır güneşe ve denizlere.Ama hep dediğim gibi dağların yeri ayrıdır gönlümde,dağlara bakarak büyüyen içimde.

Sevdiklerimizle birlikte olabilmek sanırım en güzeli,mutlu olduğumuz yerde yaşayabilmek.Biraz özlem,sonrası ise iyilik güzellik.

Hüsnü Arkan'a gidiyor kulağım ister istemez bu yazıyla.Solo isimli albümünde "Saki" adında enfes bir şarkısı vardır kendisinin.Der ki o güzel ezgisinin arasında ;

Zaman bir yeşil dal gibi eğilirdi üstümüze
Saki,koparıp getir şu cennet meyvesini

Gidip uyandır arkadaşları,gelsinler yer aç masada
Sonrası iyilik güzellik Saki

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Juste Une Question D'Amour

Juste Une Question D'Amour,yönetmenliğini Christian Faure'nin yaptığı bir Fransız kanalı için 2000 yılında çekilmiş bir televizyon filmi.Bir televizyon filmi olmaktan çok öte,oldukça başarılı bir film.

Başrollerden biri olan Laurent karakterini Cyrille Thouvenin canlandırıyor.Laurent Ziraat Mühendisliği okuyan bir üniversite öğrencisi.Kuzeni,eşcinsel kimliğini ailesine açıkladıktan sonra ailesinin çok büyük bir tepkisiyle karşılaşıyor.Kuzeninin sevgilisi,ailesinin ona karşı bu sert tutumundan sonra moralinin yerine gelmesi için onu yurt dışına gönderiyor fakat orada bir hastalığa yakalanarak hayatını kaybediyor.Kuzeninin başına gelen üzücü olaylar Laurent'i derinden sarsıyor ve ailesine duyduğu öfkeyi artırıyor.

Kendisi de bir eşcinsel olan Laurent ailesinden çekindiği için bu durumu onlara açamıyor.Aynı evi paylaştığı kız arkadaşını ailesine sevgilisi olarak tanıtıyor ve üniversite okuduğu şehre döndüğünde ise kendi hayatına devam ediyor.

Cedric karakterini ise Stephan Guerin-Tillie canlandırıyor.Cedric Laurent'in okuduğu bölüme yeni gelen bir öğretim elemanı.Bir staj olayı sonrası Laurent kendisini Cedric'in yanında buluyor.Ve ikili arasında güzel bir aşk başlıyor.

Hikayenin devamını öğrenebilmek için izlemek gerek,bu tarz filmleri izledikten sonra hayata dair tek bir istekte bulunmaktan alıkoyamıyorum kendimi.Keşke herkes mutlu olduğu,istediği hayatı rahatça yaşayabilse.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

.

Bahçedeki Kurbağa 

Bir yanda memleketin hali için canım sıkılırken bir yanda da üst üste girdiğim sınavlar beni tükettiği için sıkkın canım.Tüm bu hengamede güzel şeyler olmadı değil.Evren,kedilere olan sevgimi biliyor,eve döndüğüm gün bahçemizde bir kedi doğum yapmış.Bir sarman ve kardeşi kömür karası.Yavruları bulduğumuzda anneleri yoktu yanlarında.Uzunca bir müddet onları korumaya aldık ve annelerinin gelmesini bekledik.Sonra annesi geldi ve yavrularını aldı.

Yeni konuğumuz ise bir kurbağa.Bizim bahçeye nereden düştüğü meçhul.Etrafımızda onca bahçeli ev varken neden bizim bahçe işte orası da meçhul.Bir kara kurbağası kendisi.Yeşilli sarılı,iri gözlü.İsim de bulduk ona.Vasfi.

Neden bizim bahçe diye sorarken bir cevap buldu içimdeki mistik hazine.Belki de dedim kendi kendime,senin kısmetin bu kurbağa.Tek yapman gereken inanmak.
Her gün bu acımasız dünyaya nasıl tahammül edebiliyorum diye düşünürken,bir kara kurbağası çaldı gönlümü.Uğur getir bana olur mu ? Hem bana hem de bu ülkede yaşayan iyi insanlara.Kötülere de siğil falan at işte.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

.

Denek Hayatım


   Gördüm,her yanda
   Kokla,bu ceset bu yüzüm ağlar kan içinde

   Ben sana söyledim
   Hepten ölürüm ben
   İnan
   Dönüşü yok bu hız seferi

   Bak bu tren devrilir
   Bağırır bu raylar
   O sahte o kart düzene

   Sakin

29 Haziran 2013 Cumartesi

Bablisok

Daha Ethemlerin yaralarını saramamışken Lice vurdu bir de yüreğimizi,dağladı ezdi geçti yine insanlığımızı.Medeni için çok üzgünüm,gözlerim dolu dolu,yüreğim dolu dolu.
Ceylan Önkol'u hatırlarsınız 14 yaşındaydı.2009 yılında karakoldan atılan havan topu mermisi ile parçalanmıştı minik bedeni,koyun otlatırken.Liceliydi minik Ceylan da.
Boğazım düğüm düğüm yine.
Yaşadığımız topraklarda ne de değersiz insan olmak,bir bedene sahip olmaktan ziyade bir ruha sahip olmak.Ceylanları hatırlamıyorsak,Medeni için gözyaşı dökmüyorsak,Ethemleri unutyorsak insanlığımızı sorgulama zamanı gelmiştir.
Dilerim ki yaşamınız boyunca,kaybettiğimiz tüm masum insanların vebali yakanızdan eksik olmasın,yüreğiniz yansın.

Hivron'un Bablisok adlı parçasını bilir misiniz ?

Derler ki güzel ezgilerinde ;

Rüzgar,
hüzünlerimin acısını
yakınlaştırıyor bana yine
gönlüm acılar nehri
hüznüm sen,sevincim sen
bazen gözlerin
bazen de rüzgarlar öldürüyor beni
...

Her geçen gün "insan" olarak ölüme yaklaşıyoruz,diplere iniyoruz.
Yüreğimde azıcık kalan,sıkışıp kalmış umut tanelerini yolluyorum Ceylan'a,Medeni'ye.
Biz unutmuyoruz sizi,unutmayacağız.

24 Haziran 2013 Pazartesi

Jiyan

İstanbul'dan döndüm.Tüm hayallerimle,tüm umutlarımla birlikte.Okul bitince eski hayatınıza geri dönüyorsunuz gibi sanki,üniversiteye başlamadan önceki yıllara.Minik şehrim,ne kadar yabancılaşmışım sana.Öyle alışmışım ki İstanbul'a,bir garip geldin bana.Kırılma,darılma.
Ne kadar birbirimize katlanırız bilmem ama gönlüm hep o mavili şehirde,sevdiklerimin yanında olmak istemekte.Sakın bana naz etme,kızma..

Yarın tekrar gidiyorum İstanbul'a.Bir iki günlüğüne.Bu sefer fakültemizin mezuniyeti var,diplomalarımız da dağıtılacakmış.Hepsi bahane benim için.Sevdiğimi görmeye gidiyorum.Çok zor,yılların ardından ona küçük çaplı bir veda etmek.Boğazım düğümlendi,o kalabalık otobüsün ardından beni uğurlarken gözlerim doldu.Ağlayamadım.
Bu hayatta bana verilen en büyük hediye benim için,gözüm gibi bakıyorum ona.

Bir de Ethem var.Yüreğimin içinde,can.
Ethem'in vebali yakanızı bırakmayacaktır,bir kez daha gördük ki bu ülkede insana verilen değer ayaklar altında,hukuk işlemez durumda.Unutmayacağız seni Ethem,unutturmayacağız.
Bir gün bu köhne ülke de özgürleşecek,adalet daha iyi işleyecek.Sana inanıyoruz Ethem,senin yüreğine inanıyoruz.Sen rahat uyu.
Can Ethem.
Can Mehmet.
Can Abdullah.

13 Haziran 2013 Perşembe

Train De Vie


Türkçesi ile "Hayat Treni" 1998 yapımı bir Fransız filmi.Yönetmenliğini ve senaristliğini Radu Mihailenau'nun yaptığı müzikleri ise Goran Bregoviç'e ait olan bir dönem filmi.
Nazi soykırımı başladığı sırada uzak bir köyde yaşayan bir grup Yahudi'nin kendi çabalarıyla bir tren yapıp Filistin'e gitme hikayelerini anlatan,yolda da Romanların Hindistan'a gitmek üzere kendilerine katılmasıyla seyreden güzel bir film.Yer yer Komünizme de göndermeler yapılmış,olaylar hem duygusal hem de eğlenceli bir dille anlatılmış.

Lional Abelanski'nin canlandırdığı ve filmin başrollerinden olan akıllı deli Schlomo'nun birkaç repliği beni çok etkiledi.

"Tanrı varmış yokmuş bunun ne önemi var ki ? Hiç kendinize sordunuz mu ? İnsanlık diye bir şey var mı yok mu diye ?
Tanrı insanoğlunu suretinden yaratmış.Ne güzel.Schlomo,Tanrı'nın resmi.Ama bu sözleri Tevrat'a kim yazmış ? İnsanoğlu,Tanrı değil ! İnsanoğlu bir şekilde kendisini Tanrı'nın yerine koymuş.Belki de böyle olmasını Tanrı'nın kendisini istemiştir.Ama insanın,Tanrı'nın oğlunun her şeyi yaşayarak öğrenmesine Tanrı karar vermiştir.İnsanoğlu korkularından kurtulmak için Tevrat'ı yazmış.Tanrı falan pek umurunda değilmiş.Tanrı'yı sevmesek de ona dua ederiz.Ya da daha ötesi,dünyevi varlığımıza yardım etmesi için ona yalvarırız.Tanrı bizim umurumuzda değil.Biz sadece kendimizi düşünüyoruz.Aslında soru Tanrı'nın var olup olmadığı değil."Ben var mıyım"? Soru bu.
"Ben!"

Scholomo'nun filmin sonunda söylediği güzel şarkı;

Köyüm köyüm güzel köyüm
Beni unutma güzel köyüm
Bir gün bir trene binip
Uzaklara gideceğim

Köyüm köyüm güzel köyüm
İnsan manzaralarını unutma
Beni hayata bağlayan şey bu
Ne delilikti ama
Ne harika bir delilik !

8 Haziran 2013 Cumartesi

Artık Bir Öğretmenim

Dün kendi bölümümüzde bir mezuniyet töreni gerçekleştirdik.Sunuculuk görevini de üstlenmemden mütevellit biraz heyecanlıydım sanırım.
Neticede bitti.
Muhtemelen birkaç gün sonra İstanbul'dan ayrılacağım.
Öğrenci olarak ayak bastığım İstanbul'dan artık bir öğretmen olarak ayrılıyorum.
Çok ilginç,kalp ağrıtan bir duygu.

Kocaman bir öğrencilik hayatının sonuna gelmiş bulunuyorum.Farkındayım ki asıl hayat ve mücadele bundan sonra başlıyor.Mezuniyetimin tadını çıkarmam gerekir lakin daha kpss durumunu atlatabilmiş değilim.Yani dinlenmek ne mümkün,illa ki bir zihin yorgunluğu.

Neyse bunlar önemli değil,önemli olan ben artık bir öğretmenim.
Şu andan itibaren nerede olacağım,ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok.
Temenni ediyorum ki beni bir yerlerde güzel bir gelecek bekliyordur.

İstanbul ne olur bırakma ellerimi,burada sevdiklerimle birlikte kalayım.
Bu sefer karşında güçsüz değilim.
Sen de unutma hayat,bu sefer ben de sana düşük notlar verebilirim !
Adam ol,akıllı ol.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Chris Grech ve 'Never Walk Away'


Bildiğimiz üzere belki de bilmediğimiz üzere 2013 Eurovision şarkı yarışmasında Malta'yı doktor Gianluca Bezzina temsil etti ve güzel şarkısı "Tomorrow" ile sekizinci sırada yer aldı.Ki bence Malta için güzel bir başarı bu,benim de favorilerimden biriydi geçen yazımda belirttiğim üzere.

Lakin şarkılar hakkında incelemeler yaparken Malta'nın ulusal finaline kadar gittim.Ulusal finalde yarışan ve maalesef beşinci sırada yer alan "Never Walk Away" diye bir şarkı var.Chris Grech adında muhteşem sesli bir adam söylüyor şarkıyı.

Günlerdir bu şarkıyı dinliyorum.
Evet 'Tomorrow'u çok sevmiştim ancak "Never Walk Away" ondan çok daha iyi bir şarkı bana göre.
Dilerdim ki o katılsın yarışmaya.
Yine de olsun önemi yok,aradım ve buldum.
Takip etmek lazım Chris Grech'i.

28 Mayıs 2013 Salı

Fang Ailesi


Fang Ailesi sizi şaşırtabilir.Her an herhangi yırtık bir dondan çıkabilirler,üstelik yalnız da değiller.Yanlarında çocukları A ve B var.Birbirlerine düşkün iki kardeş.Sürekli ailelerinin sanatsal performanslarına konu olan iki etkin madde aslında.Çözücü,tuz ruhu gibi bir nevi.
Çocuk A Hollywood'da tutunmaya çalışan bir aktris.En son memeleri ortada sette gezerken fotoğraflanıyor,gerisi ise tam bir macera.Çocuk B ise kitap yazıyor,bir çeşit yazar.

Belki de şöyle bir ikilem anlatılıyor kitapta.Ailelerimize ne kadar bağımlıyız,onlar olmadan da ayaklarımız üstünde durabilir miyiz ? Aile olmak demek,çocuk olmak demek bağımlı bir hayat demek mi ? Yoksa kendi hayatımızı özgürce seçebilsek kötü de olsa o hayatı yaşayabilsek fena olmaz mıydı ?

Fangler bildiğiniz sanatçılardan değiller,sanatı çoğumuzun algıladığı gibi algılamıyorlar.Onlara göre sanat gerçek olmalı,ne dediğimi anlatmam pek mümkün değil.Kitabı okumak lazım efendim.

Ben de Aslı Tohumcu'nun Radikal'deki bir yazısını okuduktan sonra aldım kitabı.

Kitap Domingo Yayınevinden çıkmış.Yazarı ise Kevin Wilson.
Okuyunuz.

"Şimdi suratına bir tane çaksam sanat diyebilir miyim buna ?"